23 Aralık 2011 Cuma

Sporda Şiddet Yasasının Maceraları

Hepimiz az çok futbol sporunun içindeyizdir. Takım tutmaksak da kenarından köşesinden az çok bilgi sahibiyizdir. Özellikle derbi maçları sonrasında yaşanan gerilimler, şiddet olayları sürekli gündem olarak tazeliğini korur. Hatırlayacağımız gibi 14/4/2011 tarihinden önce yani “Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair 6222 sayılı Kanun” çıkmadan önce gerek medyada gerek futbol camiasında gerekse kamuoyunda özellikle futbol müsabakalarında yaşanan taraftar kavgalarının şiddet boyutunun önlenmesi için bir takım cezai müeyyideler getirilmesi yönünde çok net bir istek vardı. Bu istek geç olsa da karşılanıp kanun yürürlüğe girdi. Peki sonra ne oldu da kıyametler koptu, yer yerinden oynadı? Futbol dünyasında gücü elinde bulunduran medyanın ve futbol severlerin beklentilerinden fazlasını düzenleyen kanun yanlızca taraftarda ki şiddet ve düzensizliği önlemeye yönelik değil sporda ki şiddet ve düzensizliği önlemeye yönelik düzenlenmişti. Bu algı daha henüz oluşmamışken getirilen ağır cezalar idrak edilememişken kanunun uygulaması ile karşılaşıldı. Öyle ki, kulüp yöneticileri, teknik direktörler, futbolcular gibi çok sayıda kişi hakkında tutuklama ve başka isimler hakkında statlara giriş yasağı kararı verildi. Oluşan mağduriyetler tüm kamuoyunda huzursuzluk yarattığı gibi bu durumun yasama organı tarafından derhal gündeme alınarak bu durumdan mağdur olanların mağduriyetlerinin jet hızıyla giderilmeye çalışılması yine aynı derecede rahatsızlığa sebebiyet vermiştir. 6222 sayılı Kanun ile yapılmak istenen bu hızlı değişim kaos ortamı yaratmıştır. Bir tarafta suç ve cezalar arasında ki orantısızlık bir tarafta değişiklik yapılmak istenen kanunda kişiye özel uygulama duygusu yaratmış olması temiz futbol, temiz spor amacına gölge düşürmüştür. Tüm bu kaos içerisinde değişiklikler yapılıp vetoya rağmen aynı şekliyle korunup yürürlüğe girmiştir. 6259 sayılı değişiklik yapılması hakkında kanun ile getirilen değişikler şöyle özetlenebilir;


  • M.11/1 : Spor müsabakalarında sonucu etkilemek amacıyla başkasına menfaat veya kazanç sağlayan kişiye verilecek ceza oranı “bir yıldan üç yıla kadar” azaltılmıştır.
  • M.11/4-b : Cezanın arttırılmış olarak kimlere uygulanacağını düzenleyen bu bentte “Federasyon veya spor kulüpleri ile spor alanında faaliyet gösteren tüzel kişilerin, genel kurul ve yönetim kurulu başkan veya üyeleri, teknik veya idari yöneticiler ile kulüplerin ve sporcuların menajerleri veya temsilciliğini yapan kişiler tarafından” denilmek suretiyle kapsam genişletilmiştir.
  • M.11/9 : Yeni eklenen bu fıkra ile 11. madde kapsamına giren suçlara hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı uygulanamayacağı ve hapis cezasının seçenek yaptırımlara çevrilip ertelenemeyeceği değişiklikle hükme bağlanmıştır.
  • M.11/10 : Bu madde kapsamında kalan suçların değişik zamanlarda birden fazla kere işlenmesi durumunda verilen ceza en ağır cezayı gerektiren fiilden artırılarak tek cezaya hükmolur. Burada her suç için ayrı ceza uygulaması kaldırılmıştır.
  • M. 11/11 : Güvenlik tedbiri uygulaması olarak, madde de tanımlanan suçlardan dolayı mahkum olanlar hakkında spor kulüplerinin, federasyonların bünyesinde yönetim ve denetim görevinde bulunmaları yasaklanmıştır.
  • M. 13 : Spor alanlarına yasak madde sokulması ve müsabaka düzenin bozulmasına ilişkin düzenlemede öngörülen ceza oranları düşürülmüştür.
  • M.14 : Hakaret içeren tezahüratı düzenleyen bu maddenin ikinci fıkrasında ki spor alan ve çevresinde toplum kesimleri arasında din,dil,ırk,cinsiyet,mezhep,etnik köken farkı gözeterek hakaret edenler hakkındaki ceza oranı ise “üç aydan bir yıla” indirilmiştir.
  • M. 15 : Spor alanlarına usulsüz seyirci girişini düzenleyen bu maddenin birinci fıkrasında, spor müsabakalarına girmesi yasak olan kişinin bileti olmaksızın spor müsabakasını izlemek için spor alanlarına girme durumunda öngörülen hapis cezası kaldırılıp yerine adli para cezasına çevrilmiştir. Yine aynı maddenin ikinci fıkrasında kanun hükümlerine aykırı olarak spor müsabakası izlemeye seyirci kabul edenler hakkında ki hapis cezasıda kaldırılmış olup yerine adli para cezası getirilmiştir.
  • M. 16 : Yasak alana girme konusunu düzenleyen maddenin birinci fıkrasında, müsabaka için seyirci alımına başlanmasından itibaren tamamen tahliyesine kadar olan süreçte yetkisiz olarak müsabaka alanı, soyunma odası ve koridorlarına, sporcu çıkış tünellerine girenler hakkında verilecek olan para cezası kaldırılıp adli para cezası olarak değiştirilmiştir. Yine aynı maddenin ikinci fıkrasıda yetkisiz giriş yapan kişinin fiilinin spor müsabakasının seyir ve güveliğini etkilemesi halinde verilecek ceza oranı düşürülerek “üç aydan bir yıla kadar” şeklinde değiştirilmiştir.
  • M. 23 : Yargılama ve usul hükümleri başlıklı madde ile düzenlenen görevli mahkeme değiştirilip “sulh ve asliye” şeklinde değiştirilmiştir.
Yapılan bu değişikler ile şike operasyonunda tutuklu bulunan sanıklardan bir kısmı tahliye edildi. Şike operasyonu kapsamında yanlızca şike ve teşvik primi suçlamalarından tutuklu yargılananlar için tutuksuz yargılanma süreci başlamış oldu. Soruşturma ve kovuşturma evresinde adil yargılanma hakkına saygı gösterilmesi hukuk devletinin olmazsa olmazlarındandır. Şike operasyonunda soruşturma evresi delillerin toplanıp iddianamenin açıklanması ile tamamlanmış ve iddianamenin kabulü ile de kovuşturma evresine geçilmiştir. Bir kısım tutukluların tahliye edilip tutuksuz yargılamalarına devam ediliyor olması bu kişilerin sanki beraat ettikleri izlenimi uyandırmıştır. Algılanın aksine tahliye olan kişilerin yargılamaları devam etmekte olup suçu işleyip işlemediklerine yargılama sonunda karar verilecektir. Yargılamayı yapan 16. Ağır Ceza Mahkemesi de tahliye kararını açıklarken; atılı suçun mahiyeti, mevcut delil durumu, tutuklulukta geçen süre, yasanın değişmesi nedenlerine dayanmıştır.
Bu süreçte adalet sistemimizde kangren haline gelen uzun yargılama ve tutukluluk süreleri gündeme gelmiştir. Masumiyet karinesi gereği hakkında suçluluğuna dair kesin hüküm olmadıkça herkes masumdur ancak ülkemizde yargının üzerindeki ağır iş yükü sebebiyle bu karine uygulanamadığı gibi yargılama sürecinde tedbir niteliğini aşan tutukluluk sebebiyle insanların hürriyetlerinden mahrum kaldıklarına şahit olmaktayız. 6222 sayılı kanun değiştirilme sebeplerinden biri olarak uzun süre hak ve hürriyetlerinden mağdur olabilecek tutuklu kişilerin öngörülen ceza oranları düşürülmek ve/veya para cezasına çevrilmek suretiyle bu çemberden çıkartılmak istenmeleri olabileceği geliyor. Aynı kanunun uygulanmasından dolayı taraftara hapis cezası uygulansaydı kanun koyucu yasama organı aynı duyarlılıkla ve hızla bu işi çözer miydi yoksa görmezden mi gelirdi sorusu akıllarda asılı kaldı. Kamu vicdanının tam anlamıyla rahatladığı söylenemez. Özellikle verilen hapis cezalarının değiştirilen 6259 sayılı Kanunun yürülüğe girmesi ile birlikte hükmün açıklanmasının geriye bırakılması kararı verilemeyeceği, seçenek yaptırımlara çevrilemeyeceği ve ertelenemeyeceği yönündeki düzenleme büyük tepki toplamıştır. Bu düzenleme ile şike operasyonu kapsamında ki sanıkların özellikle korunmak istendiği izlenimi uyandırmıştır. Şöyle ki, mahkeme şayet suçlu olduklarına karar verir hapis cezasına hükmederse değişen 6259 sayılı kanun öncesi yargılaması başlayanlar için hükmün açıklanmasının geri bırakılması ve seçenek yaptırımlara çevirme, erteleme uygulanabilecek. Değişen kanunun yürürlüğe girmesinden sonra M.11 kapsamında şike veya teşvik primi suçu işlenir neticesinde hapis cezası kararı çıkarsa bu hükümlerden faydalanma imkanı ortadan kaldırılmıştır. Cumhurbaşkanı getirilen bu değişikliklere ilişkin rahatsızlığını ifade ederken yani kanunu veto gerekçesini açıklarken “genel ve gereklilikten doğan bir düzenleme olmaktan ziyade, halen yürütülmekte olan bir soruşturma kapsamında bulunan kişilere yönelik özel bir düzenleme olduğu intibaını uyandırdığı, bu durumun da değişikliğin esas amacı dışında özel bir saikle hazırlandığı eleştirilerine sebebiyet verdiği görülmektedir.” ifadelerine yer vermiştir. Adalet duygusunun zedelenmesi; toplumu güvensizliğe, ümitsizliğe kadar sürükleyebilir. Büyük düşünür Konfüçyüs’ün da söylediği gibi adalet kutup yıldızı gibi yerinde durur ve geri kalan her şey onun etrafında döner. Eğer sistemi ve gücü elinde bulunduranlar adaleti etraflarında döndürürlerse sonuçları hepimizi birgün bir yerde üzebilir.

22.12.2011 BJK:1 - Karabükspor:0 ST Süper Lig

 Avrupada sezon yarıladıktan sonra ligde de ilk yarıyı bitireceğimiz maçta güçsüz bir takımla içerde oynadık. İBB ve Samsun gibi sorunlar yaratacak bir takım değildi Karabük ama yinede bizim işimiz belli olmazdı. Son haftalarda eksik oyuncular sebebiyle hücum bölgesinde sürekli denemeler yapan Carvalhal bu sefer Holosko ve Pektemekle başlamamış, son maçlarda olumlu sinyaller veren Eduyu ve uzun zamandır kadroda yer bulamayan aslında bulduğu maçlarda da saç baş yolduran Ekremi sahaya sürmüştü. Kadro açıklandığında 4-4-2 oynayacak diye düşündürse de hoca Eduyu solda Ekremi sağda oynatarak klasik sisteme devam etti. Edu gibi bir oyuncu o bölgede ne kadar etkili olur diye düşünürken 1-2 uzun topla girdiği pozisyonlarda gördük ki sezon başındaki ağır hantal adamdan çok farklı bir Edu var sahada. Fakat bu öyle aman aman iştah kabartacak bir performansta sayılmazdı. Çalışkanlığına rağmen stili Almeidaya yakın bir oyuncu ve Bebe sahalara dönecekse 2. planda kalmaya mahkum olacak gibi görünüyor.
Aynı endişe soldaki Ekrem içinde mevcuttu. Maç öncesinde 11de olduğunu duyan herkes "-Ah -Vah"  çekmeye başlamıştı bile. İlk pas hatasında bütün sülalesinin kulaklarını çınlatmaya hazır bir ön yargı karşısında oynayacaktı. Fakat Ekrem maça öyle bir başladı ki bütün endişelerin bir anda uçup gitmesini sağladı. Daha hemen maçın başlarında etkili ve estetik şutlarla kaleyi yokluyor bir yerde hocanın sürpriz golcüsü kimliğine bürünüyordu.
Rakibi yıldıran ve tamamen maçı kontrol altına alan Beşiktaşın gol bulmaması mucize gibi görünüyordu ve beklenen gol de devre olmadan geldi. Eskişehirde sezonun ilk golünü atan Almeida devre arasına giderken takımın son golüne de imzasını attı. Son haftalarda bir türlü şansını kıramayan Almeidanın gol bulması onu çok rahatlatmış görünüyordu. Gol sayısına takılıp kalanların göremeyeceği bir kaliteye sahip bu adamın sahada yaptıkları gerçekten takım adına çok faydalı işler. Son zamanlarda Q7nin ve Simaonun yokluğu onuda gol konusunda sıkıntıya sokmuş olsa da kalitesi tartışılmaz.
Maçın ilk yarısında o kadar üretken bir takım vardı ki sahada devre arasına giderken 2.yarıda maçın çok farklı bir skora doğru gideceğini düşünüyorduk. Fakat Beşiktaş maçın ilk yarısının bitmesiyle bir yerde sezonun ilk yarısını bitirmiş diyebiliriz. İlk yarı 2-3 dk da bir kaleyi yoklayan tempo yapan takım yerini uzatma dakikaları oynayan bir takıma bırakmıştı. Sanki hakem 2. yarı +45 tabelası kaldırmış uzatmaları oynatıyordu. Öyle aman aman tehlikeler yaşadık çok korktuk desek yalan olur ama senenin son maçında, hafta içi ve o soğuk havada tribünlere gelmiş insanlara 45 dk sıkıcı bir oyun seyrettirmek sahadaki isimlerin kalitesine yakışmadı. Sadece son 10 dk da Pektemek ve Necipin girmesiyle biraz silkelenip 1-2 pozisyona girildi ve maç 3 puana bağlandı.
Bu iki farklı devreyi düşünürsek oyuncuları sadece ilk yarı üzerinden değerlendirmek daha mantıklı olur. Kötü denilebilecek bir İsmail vardı sahada. Üstelik bu İsmail Almeidanın gol asistini yapmıştı. Son 2 maçta düşüşte olan 2 bekten Hilbert dün kendi standartlarında oynadı fakat İsmaili için aynı şeyleri söyleyemeyiz. Veli yine çok çalışkan ve oyunu iki yönlü oynayan bir görüntüdeydi. Kalan oyuncularda hep alıştığımız kalitelerinden aşağıya inmediler. Zaten bu sene Beşiktaşın farklı görünmesinin en önemli sebebi de bu denge oldu. Oyuncuların fiziksel seviyesi ve form durumlar büyük dalgalanmalar göstermedi.
Gelelim Fernandese.. Hatta öyle bir gelelim ki hiç gitmeyelim gerekirse... Many, Ferdi, Doktor Manuel Sokrates, Ferro artık her ne dersek adına... Çok farklı bir ortasaha oyuncusu izliyoruz. Yıllar sonra eminim "Bizde bir Fernandes vardı..." diye başlayan cümleler kuracağız. Ben hem takımının en teknik oyuncusu olup hem de takımın en çok koşan - lafta değil hemen her maç yaklaşık 12km- bir oyuncu daha görmedim. Geçen sezon kalitesini gösterip kiralık modundan kulübün lisanslı oyuncusuna geçen Fernandes bu son dönemde özellikle yediği kesikten sonraki döneminde taraflı tarafsız herkese keyif veren çok üst düzey bir oyuncu. Bu kadar istekli ve etkili olmasının ardında belkide milli takıma geri dönüp 2012de forma giymek var. Sebep ne olursa olsun onu izlemek gerçekten olağanüstü bir  keyif.
Önümüzde zor bir Avrupa serüveni, arada 5 maçlık bir Türkiye kupası macerası, play-off için iyi bir pozisyon alma savaşı ve zorlu bir play-off var. Takım bu  kalitesini koruduğu sürece her birinde iddialı olacağımız aşikar. Haydi iyi seneler Kartalım...

19 Aralık 2011 Pazartesi

18.11.2011 Samsunspor:1- BJK:1 ST Süper Lig

 Zorlu maçlar sonrasında kolay atlatabileceğimizi düşündüğümüz maçtan beraberliği zor kurtardık desek yeridir. Karşılaşma öncesi ilk11i duyduğumuzda Carvalhalin de aynı rehavette olduğunu düşündük. Zira kadro seçiminde ilk defa bu kadar soru işareti vardı.  Ne olursa olsun asla bozulmaması gereken geri 4lüde Sidnei macerası çok rahatsız ediciydi. Maçtan sonra öğrendik ki Sivok son anda bir arıza çıkarmış ve hocada onu riske etmek istememiş. Bu Sivokun oynamamasının izahı olabilirdi ama en azından Toramanı tercih edilebilirdi. Öte yandan Stoke maçında ilk 45dk sahada isteneni yapamayan ve 2.yarıya devam edemeyen Holoskoyu tekrar aynı mevkide sahaya sürmekte pek Carvalhale yakışmadı. Zira bir başka kapanan takıma karşı tekrar aynı mevkide Holoskoyu denemek kaşıkla biftek yemek gibiydi. Kaşığa da bifteğe de yazık oluyordu.
Tüm bunların üzerine birde oynamayan Almeidanın yerine Pektemeği oynatıyor olması 'tek forvet olarak nasıl etkili olur acaba?' dedirtti. Maçın ilk yarısında çok istekli bir Samsun iyi kapanarak ve hızlı çıktığı toplarda boş alanlar yakalayarak 'gol attım atıyorum' diye bağırıyordu. Çizgide hiçbir varlık gösteremeyen Holosko, hücuma katkı yapamayan Veli ve ceza sahasındaki kalabalığın arasında bir türlü istediklerini yapamayan Pektemeki görünce gözlerimizi Fernandese diktik ve yine harikalar yaratmasını bekledik. Fakat bu kolay değildi tabii ki  ve beklenen Samsun golü yenilerek soyunma odasına gidildi.
İkinci yarıda Edu-Holosko değişikliği kaçınılmazdı ve Carvalhalde bunu yaptı. Fakat Pektemeği defansın kucağından kurtarıp o stile daha uygun Eduyu oraya koyacak sanılırken Eduyuda Holosko gibi kenarda kullanarak başlaması hocanın sezondaki en formsuz maçını oynadığını gösterdi.
Carvalhalin bu maça iyi hazırlanamadığını fark etmek çok da güç değildi. Bu hafta boyunca kariyeri ile ilgili öyle sert dönemeçler yaşadı ki onu mazur görmemek de haksızlık olur. Fakat maç esnasında zaman zaman kendisine öylesine sert sitemler ettim ki şimdi düşünüyorumda adamın çok az kredisi var sanırım. Geldiğinden beri onu çok beğenen ben bile bu kadar kolay öfkelenebildiysem ilk falsosunda ipini çekerler diye düşünüyorum. Bu yüzden Allah yardımcısı olsun. 
Hoca bunları yaparken oyuncular bireysel olarak harikalar mı yaratıyordu? tabii ki hayır... iki bek de birbirinden etkisiz bir gün yaşıyordu. Q7 ve Simaonun yokluğunda en azından Hilbert ve İsmail öne çıktıklarında biraz isabetli toplar kullanır diye beklenti içindeydik ama ikiside birbiriyle yarıştı kötü top kullanma konusunda. Sidnei her ne kadar golümüzü getiren penaltının hazırlayıcı pasını vermiş ise de Ersan döndüğü anda takımla ilişkisi kesilecek gibi görünüyor.  Egemen - Ernst - Fernandes ve Rüştü takımın genel performansının üzerinde oynayan isimlerdi.
Bu maçta Alves Burak ve Eduyu biraz daha fazla izleme imkanımızda oldu. Hücum bölgesinin alternatif isimlerinden Burak Kaplan zaman zaman şans verilebilecek bir isim olduğunu gösterdi diyebiliriz. Edu geldiği zamanlardan daha iyi bir görüntü sergiledi. Alves de ortasahada Fernandes ve Veli ile rotasyona sokulabilecek etkinlikte bir oyuncu.
Takımın gücüne güvenerek bu kayıpların önemsiz olduğunu ve uzun vadede mutlaka telafi edilebileceğini söyleyebiliriz ama rakiplerin hiç takılmaması play-off öncesinde puan farkının fazla açılmasına neden olabilir bu durumda sıkıntı yaşayabiliriz. Avrupa maçlarına verilen ara sayesinde daha düşük sıklıkta maç oynayacağımız önümüzdeki günlerde Q7 ve Simaonun takıma biran önce dönmeleri umarım İBB ve Samsun maçındaki benzer sıkıntılardan kurulmamızın reçetesi olur.

15 Aralık 2011 Perşembe

14.12.2011 BJK:3 - Stoke City:1 UEFA E.League

Kazasız belasız, alnımızın akıyla, hakederek ve zevk vererek UEFA Euro Ligde ilk defa grup birincisi olmayı başardık. Maç esnasında Kievden alınan haberler ve saha içindeki gelişmeler maçın gidişatını çokça etkiledi ve birazda bu sayede heyecanı üst düzey bir maç izledik.
Beraberlik hatta mağlubiyet durumunda bile guruptan çıkabilecek bir puan cetveliyle başladığımız maçta etkili hücumcularımızdan yoksunken kontrollü oynamak kulağa cazip geliyordu. Fakat karşımızdaki ibretlik bir ilkelliği futbol düsturu olarak kabullenmiş takımın üzerimizle gelmekle hatta en basitinden 3 pas yapmakla ilgili en ufak bir girişimi yoktu. 3günde bir maç yapmaya alışmış bizim cengaverler puan politikasını bir kenara bırakmış çatır çatır top oynamaya başlamıştı. Karşısındaki duvarın önünde bol bol paslaşıp denk getirdikleri yerden kaleyi  yokluyorlardı. Fakat punduna getirip 2 kontraya çıkan Stoke bunlardan birinde 30m den sallama bir şutu Egemenin kalçasına teğet geçirip kaleye sokmayı başarınca futbolun acı gerçeklerinden birine şahit olduk. 
Futbol böyle bir oyun işte gol atmak için üstün olmak gerekmediği gibi üstün olduğunda da gol atamamak mümkün. İnönüde bu olaylar cereyan etmekteyken Kievden gelen 2-0 haberi takımı silkinmek zorunda bıraktı ve ikinci yarıda gol bulmak adına Holosko-Pektemek  değişikliğiyle dar alanlarda daha etkili olmayı düşünen Carvalhal beklerinide ileriye sürdü ve rakibi tamamen baskı altına aldı. Bu istekli oyun beraberinde bol pozisyon ve golleri getirirken diğer tarafta 9 kişi kalan Kievde gol yemeye başlamış ve maçın son 20 dakikasında İnönüde bir karnaval havası yaşanmasını sağlamıştı.
Dün akşamki maçta aslında her şeyi bir kenara bırakıp sadece Fernandesi  konuşmak yeridir. Herzaman hissettiğimiz o potansiyeli belkide geldiğinden beri ilk defa bu kadar net gözler önüne serdi. Okadar etkili oldu ki maç esnasında ondan Stoke forumlarında "tartışmasız sahanın kralı" olarak bahsetmeye başladılar. Alıştığımız ortasaha pas trafiğinden başka öne çok etkili derin topları, şutları ve çalımları rakibi çok zor duruma sokuyordu. Yediğimiz gol Fernandesin kaptırdığı bir toptan kaynaklansa da bunu fazlasıyla telafi etmesini bildi.
Penaltı ve kırmızı kartla sonuçlanan pozisyonun yaratıcısı olduğu gibi harika bir penaltı atışıyla adını tabelaya yazdırdı. Peşinden alıştığımız muhteşem kornerlerinden birinde 2. golün hazırlayıcısı oldu. Hele hele bir volesi var ki  gollerden çok daha muhteşemdi.
Gruptan lider çıkmanın önemi çok büyüktü. Zira Şampiyonlar Liginden elenerek gelen güçlü takımlarla eşleşme riski vardı. Bu galibiyetle kendimizi üst torbaya atma şansını yakalamış olduk. Puan cetveline baktığımızda gruptaki tüm takımları yenmeyi başarmış ve maç başına gol ortalamasını 2nin üzerinde tutmuş bir Beşiktaş görüyoruz.
 
Önümüzdeki günlerde bu kupada daha nerelere kadar ilerleriz bilinmez ama grupta içerde ve dışarıda oynadığımız tüm maçlarda göz doldurduk. Çok kötü kuralar çekmezsek en azından bir çeyrek final tadı yaşama şansımız var gibi görünüyor. 2 ay gibi bir boşluk söz konusu bunu devre arası takviyeleriyle değerlendirip takım olma yolunda biraz daha yol alabilirsek bu beklentiyi karşılamış oluruz. Fakat geçen sezonda iyi maçlar sonrasında gruptan çıkmış ama bu 2 ayda baş aşağı gidip eşleştiğimiz Kievden 8 gol yiyerek elenmiştik. Bu yüzden Cuma günü güzel bir kura çekelim ve Avrupa hikayemizi uzun bir süre rafa kaldıralım Şubatta geri döneriz.

12 Aralık 2011 Pazartesi

11.12.2011 BJK:1 - İBB:1 ST Süper Lig

Deplasman turnesinden kayıpsız dönen takım evinde İBB karşısına çıkarken azda olsa klişe İBB kazaları akıllara gelmiyor değildi. Takımda Q7 ve Simao gibi hücumu zenginleştirecek isimlerin olmayışı tedirginlik yaratsa da Orduspor maçını düşünüp teselli buluyor bu seferde takım işi halleder diyorduk. Fakat İstanbul Büyükşehir Belası yine yakamıza yapıştı ve 2puanımızı kaptı kaçtı.
Belediyen denen takımın varlığını ve amacını lige çıktıklarından beri sorgularım ve bir türlü kabullenemem. Dün yine anlamsız bir zihniyet izledik sahada. Bu sene ligin ve futbolun alt-üst olmasından dengeler biraz sarsılmış ve bazı alt kademe takımlar büyüklerle arasındaki güç farkını kapatma şansı yakalamışlardı. İBB de bu takımlardan biriydi. Hocasını milli takıma yollamış olsa da yardımcı hoca ile yola devam etmesi mantalite olarak ve ekip olarak dengelerini bozmamış ve güçlerini korumalarını sağlamıştı. Yani gerek ligde bulundukları pozisyon ve gerekse kadrolarının gücü artık bir hedef koyarak ve bunu başararak kendilerini gösterecek düzeydeydi. Buna rağmen hala neden tek amacı büyük maçların flash takımı olmakmışçasına bir top oynar anlamak mümkün değil. Bir maçta 1puan almak için oynamak ile rakibin 3puan almaması için oynamak kulağa aynı şey gibi gelebilir ama bu iki amacın farkı sahadaki oyuncuların mantalitesinden çok net anlaşılabilir. 
Dün beklediğimiz üzere hücumda sorunlar yaşıyorduk aynı zamanda verdiğimiz pozisyonlarda İBB bize zor anlar da yaşatıyordu. Özellikle Doka denen adam zapt edilmesi çok zor, güçlü ve etkili bir oyuncu. İlk yarı karşılıklı denge içinde bir mücadele seyrettik. Fakat ikinci yarı boyunca gol yiyene kadar klasik "yatar kalkmaz futbolcu" halet-i ruhiyesi tüm İBBli oyuncuların bedeninde hayat buldu. Öyleki bir pozisyonda artık kenardaki Arif Erdem bile oyuncusunun bu hallerine isyan ediyordu. Golü bulmamız tüm o sancılı, hassas, yattımı kalkamayan İBB oyuncularına şifa etkisi yapmış olsa gerek tabiri caiz ise köpek gibi oynayıp tempo yükseltmeye başladılar.
Olayın Beşiktaş cephesinde tıkanmanın en büyük sebebi Fernandesin top bizde olduğu anlarda çok ağır baskı altına alınmasıydı diyebiliriz. Takımı Almeidayla buluşturabilecek diğer isimlerden Veli sakatlık sonrasında hala eski çizgisine kavuşamadığından etkili pozisyonlar yine Fernandesin duran topları ve Necip ile Pektemekin ara ara ön plana çıkan hücum aktiviteleri oldu.
Takımın bu kayıp için fazlasıyla kredisi var ve taraftar açısından hedeflere yönelik bir kaygı kesinlikle yok. Fakat eminim benim gibi birçok insanın kanına dokunuyordur böyle bir mantalite karşısında sürekli puan kaybetmek. 
Stoke maçı öncesinde  takımın Q7den mahrum kalmasının ne büyük bir handikap olduğunun ufak bir provasıydı bu maç ve yeterince ürktük. Carvalhalin İBBden daha etkili savunması olan Stoke karşısında nasıl bir hücum çözümünde bulunacağını merakla bekliyoruz.

9 Aralık 2011 Cuma

08.12.2011 Manisaspor:1- BJK:4 ST Süper Lig

Bu daha zor olacak galiba dediğimiz her maçta biraz daha seviye yükselten bir Beşiktaş izliyoruz. 8li serinin ilk 4 maçı tamamlanmış oldu. Cebimize koyduğumuz puanların içinde ne bir iç saha maçı ne bir kolay rakip var. Şampiyonlar Ligindeki rakiplerine bile sahasında boyun eğmemiş TS deplasmanı var, ölüm kalım maçı olarak sahaya çıkan ve yenilgi sonrasında hocası kovulan Maccabi maçı var, bu sezon anadolunun en flaş takımları olmayı başaran gol yemeyen Ordu ve Manisaspor var e haydi ağalar artık şu elleri ceplerden çıkarında azcık alkışlayın şu takımı.
Karşılaşma öncesinde iki tarafı ve şartları tarttığımızda beraberlik pekte üzüleceğimiz bir sonuç olmazdı. Manisaspor Karaman zamanından beri genç güçlü ve uyumlu bir kadro oluşturmuş ve aldığı sonuçlarlada bunu ispatlamıştı. 
Karşılaşmanın başlarında karşımızda mahalle kavgasına tutuşmaya hazır bıçkın bir delikanlı takımı bulduk. Manisa Beşiktaşı kendi yarısahasında karşılıyor ama gerçekten karşılıyordu. Kendi yarısahamızda uzun süren paslaşmalardan sonra kontrolsüz uzun oynamak zorunda bırakılıyorduk. Tabi bu hazırlık esnasında takım olarak rakip yarısahada boş alan kovalamaya çalıştığımızdan kaptırılan toplar Manisanın hızla üzerimize gelmesine yarıyordu. Fakat Beşiktaşın ortasahası bunların çoğuna engel olmayı başarıyordu. Atılan çok derin toplarda da artık ilişkileri akraba derecesine ulaşmış geri 4lümüz savruk forvetleri her defasında ofsaytta bırakıyordu. Dün Velininde bu bölgeye yakın olmasından dolayı öyle bir ortasaha bloğu oluşturduk ki bir ara çetecilikten yakalayıp organize suça sokarlarmı bu 4lüyü diye düşündüm. Maç bir ortasaha harbi şeklinde geçmekteydi ve biz bu harpte çok ağır silahlar kullanıyorduk.
Bu sıkışık oyunda eğer ilk golü atmayı başaramasaydık herhalde maç çok değişik sonlanabilirdi. Bunu takımda farketmiş olacak ki çok da fazla risk almadan sabırla pas yapıp garanti hücum denemelerinde bulundu. Bu kilit ya bir duran toptan ya da rakip defansın bir hatasından yararlanarak açılabilirdi. Nitekim ilk yarı bir duran toptan Q7 ve müthiş bir driblingle ceza sahasına dalan Pektemekin golüyle kilidide maçıda açtık. Bu sezon yaşadığımız Gençler ve Maccabi maçları deneyiminden sonra 2-0 da artık bizim için tedirgin edici bir skordu. Bu sebeple 2. yarı takım oyun disiplininden kopmadan mücadelesine devam etti ve işi tehlikeye sokmadan halletti.
Takımda yine kötü oynadı diyebilecek adam bulmakta güçlük çekiyoruz. Belki de bunu görememizin nedeni artık öylesine bir takım olgusu yakalandı ki sahada işini eksik ya da yanlış yapanların kusuru anında arkadaşları tarafından telafi ediliyor ve bu kusurlar bizi rahatsız etmiyor. Dün İsmailin bunun gibi bir kaç pozisyon hatası oldu, Veli mücadeleden geri kalmadı ama ofansta çok gözümüze batmadı. Herhalde Fernandesle birlikte sahada oldugunda defansif kısımdan daha fazla üstlenmek durumunda kalıyor.
Bir çığ gibi yürümeye devam ediyoruz. Yürüdükçe hızımızda gücümüzde artıyor. Medyanın bu güzelliklerden bahsetmesi, Avrupada da ülke adına güzel şeyler yapma olasılığı olan bu takıma hakkını vermesi tabiiki düşünülemez. Onlar daha fazla rating aldıklarına inandıkları "Q7 kazan kaldırdı",  "Portekizliler Çete olmuş Carlosu da kafa kola alıyolar" gibi haberler yaratmanın peşindeler. Oysa Carvalhal bugün harikalar yaratan Fernandesi gözünü kırpmadan kesmişti, Portekiz milli takımı santraforunu dün klübede yanında oturttu. Buna rağmen bu oyuncu grubu ne hocaya nede takıma karşı en ufak bir reaksiyon göstermedi. Hatta dün Q7nin sakatlandığı pozisyonda topu dışarı atmayan Isaac e çıkışan Fernandes, onun tartaklamasıyla sahaya dalan kulübedeki Almeida oldu. Böyle çeteye can kurban. Hepsi takımı sahiplenmiş ve işlerini yapıyorlar.
Ha bu günlerde Q7 için "topçu değil, adam değil" diyenler ne yapıyorlar?
Onlarda  "bak işte eleştirilerimiz işe yaradı demek ki haklıymışız" diyerek dansözlük kariyerinde yol almaya devam ediyorlar. Oysa onların dediği gibi çalım atmayan düz kanat oyuncusuna dönüşmedi Q7, takımla uyumu yakaladı sadece. Bu farkı dahi anlayamayanlar için yukardaki gülen yüzlerin yürüyüşü devam edecek.

6 Aralık 2011 Salı

05.12.2011 BJK:2 - Orduspor:1 ST Süper Lig

 Her maç değişik bir şeyi sınayarak acaba her durumda kazanmayı becerebilen bir takım mıyız değil miyiz anlamaya çalışıyoruz. Kayseri maçında şapkayı masaya koyup bugünkü takımın temellerini attıktan sonra, uzunca bir süre istikrarlı 11 yapısıyla hem güzel futbol oynamış hemde takım olabilme yolunda çok fazla ilerlemişti Beşiktaş. TS maçında çok sayıda eksikle oynamak durumunda kalınca kulübedeki isimlerinde bu takıma dahil olup olmadığını görme fırsatı bulduk. TS ve Maccabi maçlarının yıldızı olan Q7 takımın tek hücum yeteneği olarak tanımlanmaya başlamışken Ordu maçıda onsuz bir Beşiktaşın ayakta kalıp kalamayacağının sınavı haline geldi.
Carvalhal kazanan kadroyu bozmaz mantığından yola çıkanlar sahada Ekremi beklerken hoca Q7 yokluğunda ofansif yetersizlik yaşayabileceğini düşünerek Holoskoyu sahaya sürmüştü. Beklenmedik hızda sahalara dönen Necipi de Toraman yerine kullanarak ofans hanesine bir küçük takviye daha yapmıştı. 
Maçın ilk dakikalarında direk göze çarpan ortasahadaki bariz üstünlük ve güçlü pas trafiğiydi. Ofansif yapıya destek vermek adına hoca Ernsti hızlı ve dik, haliyle biraz riskli oynamaya yönlendirmiş olsa gerek bu dakikalarda Ernst top kaybı pahasına hep dikine paslar atarak tehlike yaratmaya çalıştı. Aslında bu kadar kolay top kazanabildiğimiz bir ortasaha yapısında risk alarak bu tip oyun oynamak hiçte mantıksız değildi. Buna rağmen izleyenlerin bir kısmı " eh be Ernst amma pas hatası yaptın" diye düşünmüş olsa gerek hemen mesaj servisine sarılıp çıksın diye mesajlar göndermişler bile. 
Karşımızda ligin en az gol yiyen takımı, Simao ve Q7 gibi en önemli hücumcularımızdan yoksunuz, takım İsrail-İstanbul-Antalya arasında dolaşır halde ve sahada tıkır tıkır işleyen bir takım görüntüsünü hala koruyabiliyoruz... Bu dünkü maçın gizli sorusuna doğru cevap olan şeydi işte.  2. yarı başlarında Ordu tempo yükselterek maça ortak olmaya çalıştığında aynı zamanda arkada büyük boşluklar bıraktı ve tehlikeli pozisyonlar yakalamamıza vesile oldu fakat bunları değerlendiremedik. Çok tehlikeli pozisyonlar vermesek te beklenmedik bir uzak şutla golü yedik fakat buna Fernandesin bir duran topundan üretilen pozisyonla bulduğumuz golle karşılık verdik. Fernandesin takımdan uzaklaştığı 1buçuk aylık dönemde uzak kaldığımız bu tip pozisyonları, geri dönüşüyle birlikte tekrar bulmaya başladık.
Sahada kötü oynadı denilebilecek adam bulmak neredeyse imkansızdı. Almeida dan 2 tane sol ayak füzesi izledik ki gol atamasa bile neden hocanın ondan vazgeçmediğini anlatır gibiydi. Sonradan girenler, asiller, yedekler herkes büyük bir bütünün parçası olmayı bir şekilde başarıyordu. 
Derin kadro ile kalabalık kadro arasında ki fark böyle durumlarda daha rahat ortaya çıkar. Sakatlar cezalılar çakıştığında, birden fazla alternatif bulmak zorunda kaldığında anlaşılır kulübedekilerin vaziyeti. Bu seneki lig yapısından ve hala Avrpada devam etmekten dolayı hiç şahit olmadığımız bir maç trafiği yaşamaktayız. Hele hele şu günlerde rekor sayılacak bir maç grubunun içerisindeyiz. 26 günde 8 maç serisinin ilk 3ünü galibiyetle tamamladık. Bu gerçekten altı çizilecek bir detay. Ve bir başka küçük görünümlü büyük unsurunda artık daha yüksek sesle takdir edilmesi gerek. Carvalhal belki yardımcı hoca etiketinden, belki kariyerinde çok büyük etiketler taşımadığından belkide alışa geldiğimiz egosu tavanlarda olan yabancılara benzemediğinden pek ciddiye alınmadı. Hatta Tayfur hocanın gözaltı sürecinin uzaması durumunda bile kimse Carvalhale gerçek anlamda hoca payesi vermedi. Ekranlarda kendi ağzından " Ben bu takımın hocası değilim Tayfur hoca gelince yerimi bilirim" diye açıklamalarını duyduk, belki duymak isteyenler vardı, belki dedirtenler fakat ortada bir emek, bir çaba, bir hak edilmiş başarı var ki bu Tayfur hocanın özgürlük hakkından daha az değerli görülmemeli. Eski yeni sevgili gibi düşünmek manasız Carvalhale omuz vermek Tayfur hocaya sırt çevirmek değil. Artık bu adamın Beşiktaşın Teknik Direktörü olduğunu birileri farketsin. Tevazudan, samimiyetten dolayı kendisine sorulan yavşakça "Sana ne diyelim Carlos mu Carvalhalm mi" sorusuna Carlos demeniz yeterli dedi diye aylardır yayıncı kuruluşta ona ismiyle hitabedenler futbolcu geçmişinden dolayı adıyla anmaya alıştığımız Aykuta Aykut diyenleri yerden yere vuruyorlar. Bu ülkeye gelmiş her tür götü kalkık yabancıyı soyadıyla anma saygısını gösterenler Carvalhal demek bu kadar zor mu? Bakınız şöyle telaffuz ediliyor "Kar-val-hal".. Sergenin söylediği gibi "karvalyo" desenizde razıyız en azından biraz saygı gösterin!

2 Aralık 2011 Cuma

01.12.2011 M.Telaviv2 - BJK3 UEFA E.League

Çok maç, sakatlık, kıl tüy vs. mızıldanmaları artık bahane olarak bile ileri sürülmez olmuşken bu maç için kimsenin böyle şikayetler etmeye hakkı yoktu. Hele hele daha 3 gün önce son anda ilk 11den 3 adamı sakatlığa kurban etmesine rağmen alternatif oyuncularla çıkıp TS deplasmanında galip gelebiliyorsan gurpta iddası zayıflamış Maccabi önünde böyle bir sıkıntıdan dem vurmak biraz havada kalırdı doğrusu. Üstelik bu maç 1-22 Aralık periyodunda oynayacağımız 7 maçın ilki iken ağlamak için çok erkendi. Maça TS karşısındaki galip kadroyla çıkma tercihi dinamik bir yapıya sahip Maccabi karşısında dirençli olmak adına doğruydu. İlk yarım saatlik bölümde tutarak oynamaya çalışırken verdiğimiz pozisyonlar direk akıllara "rakibi küçümsüyoruz" kaygısını yerleştirdi. Fakat soyunma odasına giderken olağanüstü güzellikte bir Q7 golü bulunca ve hemen 2. yarının başında farkı 2ye çıkarınca artık  zorlamadan yıpranmadan tamamlanacak bir maç izleriz sanmıştık. 
Rakip çok zayıftı ve hakemde uluslar arası düzeyde bir maçta garip bir sonuç olmasın diye düşünmüş olsa gerek net bir kırmızı kartı ve penaltıyı es geçmiş aklı sıra maça ayar vermişti. Fakat Beşiktaş bu öyle ayar tutar mı hiç!! Ne yapıp edip maçı 2-2 ye getirmeyi başardık ve grubun diğer maçınca Dinamo Kievin 1-0 önde olduğu haberiyle beraber resmen tutuştuk. 2-0dan sonra "biraz kendimi rölantiye alayım" görüntüsüne bürünen Q7 için oynama vakti gelmişti tekrar. Üst üste çizgiye inip kestiği milimetrik ortalarla Almeidayı topla buluşturdu ama Almeidanın şanssızlığı ya da beceriksizliği o kadar zirvedeydi ki dün gece resmen bu konuda kendi kendisiyle yarış etti. Neyse ki uzatma dakikalarında Q7 "bunun atacağı yok bari ben dalayım şu ceza sahasına bitireyim bu işi"  dedi ve çok çok önemli 3 puanı almamızı sağladı. Golleri, isabetli ortaları o kadar  parlaktı ki maçın parlayan adamı olmuştu Q7. Fakat dünkü Hilbert bu parlak ışığın yanında dahi asla sönük kalmayacak çok güzel bir performans sergiledi. Son 2 maçtır Aurelio yerinde oynayan Toramanda devşirme ortasaha olduğundan olsa gerek o kadar basit oynadı ki bu takımın top tutmasını topu kullanmasını kolaylaştırdı ve yavaş yavaş bu mevkiden 11i yakalayacağını en azından bu bölgeye ortak olacağını gösterdi. 
Spekülatif haberleri yegane rating yöntemi sanan medya dünkü maçtan sonra uzun zamandır Q7 ye yüklenmek için yaptığı tüm hazırlıkları çöpe atıp artık Almeidaya yüklenmeye karar vermiş olmalı. Bakalım takım ve taraftar Q7 gibi onuda toparlanana kadar korumayı başara bilecek mi? Umarım başarır çünkü Almeida gerçekten farklı ve güçlü bir santrafor.
Grupta son maçlara girilirken büyük ölçüde yükselmeyi garantiledik fakat içerde Stoke maçını da alırsak gruptan lider olarak çıkacağız. Bu çok önemli çünkü bu durumda şampiyonlar liginden gelecek takımlarla eşleşmekten kurtulmuş ve turnuvada devam etme olasılığımızı korumuş olacağız. 
Son 2 sezondur Avrupadaki takım sayımızın çok az olduğu düşünülürse bu sene TS ve Beşiktaşın alacağı her bir puan çok değerli. Zira UEFA puantaj sıralamasında ilk 100deki takımlarımızın son 5 senedeki katkıları şu şekilde:

UEFA Team Ranking 2012




                                    07/08         08/09         09/10          10/11        11/12       ranking
49 Fenerbahçe   Tur    18.9500       6.4000     12.5200     2.4200     1.0750      41.365
53 Galatasaray   Tur      7.9500    15.4000      11.5200     2.4200     1.0750      38.365
54 Beşiktaş        Tur      8.9500      3.4000        8.5200     9.9200     7.0750      37.865
97 Trabzonspor  Tur     1.9500      1.4000         3.0200    2.4200    10.0750     18.865


Yıllardır "ülke puanı" diye hep altı çizilen, hatta Haluk Ulusoy zamanında tüm federasyonun bu uğurda seferber olduğu çok değerli olan kavram nedense pek umursanmıyor bu günlerde. Fakat yerden yere vurulan her fırsatta ekonomisi, yabancıları, yönetimi, hocası sorgulanan Beşiktaş ülke puanına katkı yapmaya devam ediyor. Aynı şekilde geçen sezon "ilk defa katıldın sıçsan da sorun değil" diye CL de saçmalayan Bursanın sırtı sıvazlanırken bu sezon yine ilk defa bu organizasyona katılmış ve harika işler yapmayı başaran TS gruptan çıkmak için hayati önem taşıyan bir maç yapacağı gün GS-FB derbisi oynatılıyor. Nerden aklımda kalmış hatırlamadım ama bir söz vardı "Bu ülkeye hizmet asla cezasız kalmaz" .
Her şeye rağmen takımlarımız Avrupa da devamlılık adına her sene UEFA ya da CL gruplarından çıkmalılar. Son dönemlerde yurt içinde dalgalanmalar yaşasa da Beşiktaş Avrupa da bu devamlılığı yakalamış durumda. Bakalım daha da iyi olabilecek mi...

28 Kasım 2011 Pazartesi

27.11.2011 TS:0- BJK:1 ST Süper Lig

 Ligin avrupalılarını karşı karşıya getirecek karşılaşma öncesinde çok zor bir Inter maçından çıkan TS handikaplı görünürken peş peşe sakatlık haberleriyle sarsılan Beşiktaş haftalardır inşa ettiği ilk 11ini yeniden yapılandırmak zorunda kaldı. Necip ve Velinin yokluğunda ortasahayı nasıl kurarız diye düşünürken son anda bunlara Simao ve Aurelio da eklenince işin rengi değişti. Evindeki 2 derbide de üstün oynamayı başardığı halde kazanamayan Beşiktaşın bu maçta daha zor olmasına rağmen 3puan alma zorunluluğu vardı. Bu durum da Carvalhalin sınavı olacaktı. Maça az zaman kala klasik 11indeki 3 eksiği Toraman-Fernandes-Ekrem ile tamamlayan hocanın ne yapmaya çalıştığı, neden yaptığı yine bir mantık çerçevesinde anlaşılabiliyordu. Hafta içi Inter karşısında müthiş oynayan TSu yerinde izlemiş tanımış ve eldeki malzemesiyle bir oyun kurgusu planlamıştı. Bazıları 11i oluşturan isimlerden hareketle hocanın beraberliğe razı ve sadece savunacak defansif bir takım sahaya sürdüğünü düşünse de defansif olarak nitelendirilen şeyin oyun planı olduğunu isimlerin kendi başına defansif olamayacağını anlamaları için maçı izlemeleri gerekiyordu herhalde.
1e1 değişen oyuncuları kıyasladığımızda  Aurelionun yerine oynayan Toraman aslında bir stoperdi belki fakat Aurelioda bir Alex değildi en nihayetinde. Toramanın maç performansını izlediğimizde gördük ki ofans/defans balansı Aureliodan farksızdı. Bir diğer forma değişimi Simao-Ekrem arasında yaşandı buda takımı hücum yönünde tıkayacak bir hamle gibi görünüyorsa da defansif olarak ortasahaya ve arkasındaki beke yapacağı katkı açısından faydalı bir hamleydi. Bir diğer yeni isimde Velinin formasını giyecek Fernandes oldu buda diğerlerinin aksine hücuma daha fazla katlı sağlayan bir değişim olacaktı.
Eksik oyuncuların bu şekilde telafi edilmesinde hocanın seçtiği isimler kadar bu oyuncuları koyduğu pozisyonlarda çok değerliydi. 11 belli olduğunda yeni isimlerle bir sürü dizilim ortaya atılıyor ve tartışılıyorken ben içimden hep "umarım oturmuş geri 4lüye dokunmaz" diye geçiriyordum. Maç başladığında gördük ki hoca da takımın arızasız bölgesini kurcalayıp kendi kendine bir arıza çıkarmadı ve eldeki imkanlarla kurabileceği en güzel stratejiyle maça başladı. İsimler kıyaslandığında daha hücumcu görünen TS olsa da ilk yarıda net pozisyon sayısı olarak Beşiktaş etkili oldu. Burak bir türlü alıştığı alanları bulamıyor, Colman -belki fiziksel gücüne güvenmediğinden oynama mesafesini kısa tutmak adına- Beşiktaş cezasahasına fazla yaklaşmadan oynuyordu. Ceza sahasına ne kanattan ne havadan ne göbekten bir türlü giremeyen TS kalabalık Beşiktaş ortasahasını atlatmak için kazandığı toplarla hızlı hücumlar yapmaya çalışıyordu bu tempoda kısıtlı enerjisi olan takımın gittikçe yorulmasına sebep oldu. 
Karşılaşmanın ikinci yarısında Beşiktaş ceza sahası önünü Toramanla süpürüyor, kazandığı topları Fernandes ile tutup Q7 yi dinamit gibi TS defansının içine atıyordu. Haftalardır eleştirilen Q7 TS defansına öyle zor anlar yaşattı ki bu pozisyonlar psikolojik olarak takımın toplu tüfekli yüklenmesine engel oldu ve üstüne Holosko ve Pektemek gibi güçlü tempolu isimler oyuna dahil olunca artık gözler her an gelebilecek Beşiktaş golünü beklemeye başladı.
Oyunun en etkili isimlerinden Hilbertin getirdiği bir pozisyonda Tolganın top sektirmesi, Celutskanın daha yakın olmasına rağmen geç kalarak Pektemekin seken topa daha önce müdahale etmesine fırsat vermesi gibi zincirleme hatalarla penaltı, kırmızı kart ve gol geldi. Özellikle bu dakikalardan sonra alıştığı futbol alanlarını bir türlü yakalayamayan, istediklerini yapamayan Burak iyice gerilmiş ve pozisyonlarda işi gücü bırakıp sürekli hakemi kurcalamaya başlamıştı. Maçı statta seyreden ve öfkeden deliren bir çok seyirci eve gidince Burağın penaltı istediği, ofsayt yok diye isyan ettiği bir sürü pozisyonda haksız olduğunu ve itirazlarla uğraşırken hem olası gol pozisyonlarını bıraktığını hemde Beşiktaşın kontra pozisyonlar yakalamasına sebep olduğunu görmüştür herhalde. 
Türlü handikaplarla sahaya çıkan iki takımın mücadelesi gerçekten iki yönlü ve kendilerinden beklenene yakışır oldu. Fakat net pozisyonları daha fazla yakalayan taraf olarak Beşiktaş hakkettiği bir maçı aldı diyebiliriz. Takımın defansifliği -luce ve denizli şampiyonluklarında olduğu gibi- sıkça eleştiriliyorken maç sonunda istatistikler bunu yalanlar cinstendi. GS maçında 22/10 olan şut/isabet oranı bu maçta da 19/11 olmuştu. Sahada en çok koşan 3 ismin Fernandes-Toraman-Ernst olması dengelerin nerede bozulduğunu açıkça ortaya koyuyordu.
12. haftayı geride bıraktığımızda ligde ve avrupada hedeflerini kovalamaya devam eden oyun olarak sürekli iyiye giden, oyundan ziyade takım olma yolunda çok fazla yol alan Beşiktaş şampiyonluk yaşamış diğer 4 takımlada maçlarını hiç mağlubiyet almadan tamamlamış oldu. Kalan haftalarda işler daha da iyiye gidecek gibi görünüyor. Hele hele dünkü maçta haftalardır aforoz statüsünde duran Fernandes gibi bir yeteneğin trip atmak yerine çıkıp 12km koşması, 64/53 pas yapması yani "bende  artık oynamak istiyorum" demesi takım için önemli bir kazanım oldu. Özellikle Uefa da kalan 2 kritik maç olduğunu düşündüğümüzde bu çok önemli bir gelişme.
Şimdi 3gün sonraki Maccabi maçı için nefesleri tutma zamanı, haydi rast gele...

21 Kasım 2011 Pazartesi

20.11.2011 BJK:0 - GS:0 ST Süper Lig

 Bayram ve milli takım arasıyla biraz nefes alındıktan sonra derbi ile sahalara döndük. Bayram arasında yaşanan 4-2lik gençler mağlubiyeti Beşiktaşın üzerinde bir leke gibi göründüğünden yorumcular maçın kafa kafaya geçeceğini hatta bazıları Galatasarayın daha avantajlı olduğunu söylüyordu. Fakat henüz ligde her takımın arayışları devam ederken Beşiktaş haftalardır bir kadro istikrarı yakalamış ve istikrarlı 11 ile gün geçtikçe daha etkili olmaya başlamıştı. Galatasarayda ise hala formsuz bir çok oyuncu ve yakalanamamış bir saha içi uyumu söz konusuydu.
Maçın ilk 15 dakikasına oyunu kontrol etmeye çalışan Beşiktaşa karşı 2 gol girişim şansı yakalayan taraf GS oldu. Fakat bu dakikadan sonra ilk yarıda öyle bir son yarım saat izledik ki ben Gordonlu yıllarda Fenere 5 atarken bile bu kadar fazla pozisyon bulan, bu kadar rakibini sürklase eden bir Beşiktaş izlememiştim. Kaçan pozisyonlar inanılacak gibi değildi. Maçta dengelerin bu kadar bozulmasının en büyük sebepleri agresif stili olan Melonun çok erken sarı kart görmesi, Ayhan-Q7 eşleşmesinin başarısızlıkla sonuçlanması ve Selcuk-Melo ikilisinin Veli-Ernst kadar oyunu iki yönlü oynayamaması sonucu ortasahada tüm kontrolün Beşiktaşa geçmesiydi. Kazım ve Enginin etkisiz oyunu ve Elmanderin takımla ilişkisinin kesilmesi GSı tamamen etkisiz kıldı. 
Bu devrede maçın 2,3-0 bitmemiş olması GS adına çok büyük bir şanstı. Devre arası Fatih hocanın imdadına hızır gibi yetişti üstelik maç hala 0-0dı. Ayhan-Sabri hamlesini hemen yapan GSda Sabrinin girer girmez sakatlanması maçın kalanında GSı skora razı ve idareci bir futbola bürünmeye zorladı. Beşiktaş ise sezonun şut ve isabetli şut rekorunu kırmak üzere ısrarlı bir şekilde yüklenmeye devam ediyordu. Zaman zaman maçta öyle anlar oluyordu ki saha içinde GSlı oyuncular yerlerini kaybediyor, aldıkları topu tekrar Beşiktaşa veriyor kelimenin tam anlamıyla abondone oluyordu. Bu anlarda da bir türlü golün gelmemesi Musleranın geldiğinden beri en iyi maçını oynamasından ve genç stoper Semihin inanılmaz özverili oyunundan kaynaklanıyordu. Genel olarak maça çok fazla zarar vermeyen hakem yönettiği her BJK-GS maçında olduğu gibi bu maça da bir nazar boncuğu bıraktı ve Almeidanın golü ile sonuçlanan pozisyonu tartışılMAyacak bir faul ile kesti.
Fenerbahçe derbisinden sonra evinde 2. derbisinide hakettiği halde kazanamamak Beşiktaş adına çok büyük şanssızlık olsada 11. hafta sonunda artık Beşiktaş bu ligin en güçlü takımı olduğunu göstermeye başladı diyebilirz. Israrla üzerine gelinen Q7 dün 90 dakika boyunca 3 farklı oyuncuyla marke edilmeye çalısıldı. Buna rağmen yakaladığımız pozisyonların çoğunda o vardı. Evet sezon başında gerçekten çok kopuktu fakat takımın idealize edilmesi sürecinde oda kendini takıma adapte etti ve şu an belkide kariyerinde hiç oynamadığı kadar takım için faydalı oynamaya çalışıyor. Bu tarz oyunu geçmişte avrupanın büyük takımlarında oynadığında sergilemiş olsaydı sanırım biz şu an onu ligimizde değil anca youtube da seyredebilecektik. Ağzından salyalar akıtarak her maçtan sonra Q7 konuşan sığ yorumculardan gerçekten çok sıkıldık. Yatıp kalkıp öyle yapma böyle yap dediğiniz adam sizin dediklerinizi yapsa ilk yorumunuz şu olur "Türkiyede bu adamlardan çok var neden bu kadar para veriyoruz" 
Herşeye ve her türlü şanssızlığa rağmen gün geçtikçe daha iyi bir Beşiktaş izliyoruz. Puan durumuna bakıp endişe etmek çok gereksiz çünkü bir sezonda dünkü kadar etkili oynanan bir maçı şanssızlıktan kaybetmek insanın bir kaç kez başına gelecek bir hadise değildir. Tüm takıma helal olsun bir derbide bu kadar üstün oynamanın gururunu yaşamak çok keyifliydi.

4 Kasım 2011 Cuma

03.11.2011 BJK1 - Dinamo Kiev0 UEFA E.League

Gurupta şanssız 2 deplasman maçından sonra artık puan kazanma zamanı gelmişti. Nasıl ve ne yolla olduğu fazlasıyla ikinci plandaydı. Bu yüzden son maçlarda yakaladığımız kadro istikrarından vazgeçmemek en azından mücadele gücü yüksek bir takımla oynama garantisi olacaktı. Ve öyle de oldu...
Artık iyice ezberlenen 11 sahada yine mücadele düzeyi yüksek bir oyun sergilemeye başladı. Özellikle ilk 15 dakika Velinin inanılmaz arzulu oyunu, sahanın her yerinde pozisyonların içinde yer alması gerçekten dikkat çekiciydi. Tabi harcadığı bu aşırı efor onu ilk yarının sonlarında biraz oyundan düşürdü. Maçın ilk yarısında çok farklı bir Q7 izledik. Son haftalarda "takım için oyna" eleştirileri ayyuka çıkan yıldız oyuncu bu maçta klasik bir sağ açık gibi oynadı. Rakibin tüm ataklarında kanadını savundu, öne çıktığında 1e1'lere bulaşmadan topu ayağından çıkardı. Yani tamda herkesin istediği uslu çocuk oldu. Evet herkesin yapmasını istediği şeyleri yapıyordu ama bu seferde o ne yapacağı belli  olmayan "ters" karar ve hareketleriyle rakibi zor durumda bırakan ve hücumda etkili olmamızı sağlayan farklı oyuncuyu kaybetmiştik.
Takım rakibi özellikle orta sahada zaman zaman tamamen etkisiz hale getiriyordu. Bu baskıdan oluşan top kayıpları ile kanatlardan yüklenerek gol aradı. Fakat bir başka performansı didiklenen Simaonun isabetsiz ortaları aranan golün bir türlü gelmemesinin başka sebebiydi. Bu topları çok isabetli kullanmak zorundaydık. Çünkü Gutinin futbolla olan ilişiğinin kesilmiş olması ve takım içinde bir alternatifinin olmaması takımın göbekten oynamasını zorlaştırıyor, Veli ile bu bölgede biraz top yapmak istesek de başarılı olamıyorduk. Bu durumda kaptığımız toplarla az adamla rakibin üzerine çullanarak şans arıyorduk. Öte yandan sezon başında Fernandesli dönemlerde artık gol silahımız haline gelen duran toplar da Fernandesin "ruhani sakatlığı" ile birlikte etkisini yitirmiş ve takımın tüm gol atma olasılığını Simao ve Q7nin kanatlardan geliştireceği pozisyonlara yıkmıştı.
Bu şartlarla bile ilk yarıda gol olabilecek netlikte pozisyonlar yakalanmış fakat biraz şans biraz beceriksizlikle gol bulunamamıştı. Belki de bu yüzden maçın ikinci yarısında farklı bir Q7 izledik. Belki bu tercih değil yorgunluktan dolayı enerjisini sadece hucuma saklamasından oldu. Fakat sol kanada geçen Q7 bu bölgeden 3-4 etkili pozisyonun yaratılmasında etkili oldu. Tabi bu dönemde arkasında çılgınca mücadele eden İsmail de kahraman olmaya başlamıştı. Bugün öğrendim ki son düdükten sonra fenalaşarak yere yığılan İsmaili sedyeyle dışarı çıkarmışlar. Bu günümüz futbolunda kolay kolay rastlayamayacağımız türden bir özveri ve hırs. 
Gol yoklamaları Egemenin bir kornerde rakibini de bariz altına alarak attığı golle amacına ulaştı. Bu dakikalardan sonra çok korkutucu olmasa da Kievin ataklarını izledik fakat öyle bir 93. dakika yaşandı ki sanırım bu maçın, bu sezonun, bu dönemin yıllar sonrada hatırlanacak bir pozisyonu olacak. Maçta net olarak anlamamış fakat "kesin orda akıllara zarar işler oldu" demiştik. Hakikatten aynı pozisyonda 15 saniyede hepsi kaleyi bulan 7 gol girişiminide engellemişti takım. Takım diyorum çünkü bütün takım altıpasın içinde hep beraber bu savaşı veriyordu. Maçın böylesine bir pozisyonla son bulması çok anlamlıydı. Hem takımın mücadelesini taçlandırdı hemde haftalardır son dakikalarda yaşanan kayıpların tesellisi gibi oldu.
Adım adım takım olma yolunda ilerledik ve bu maçtan sonra artık epeyi bir yol aldık diyebiliriz. Fakat ortada garip bir durum var. Geçen yıl aynı takımla Schuster inanılmaz hücum zenginlikleri yakalarken hep şunu söylemiştik; "bu takıma defans yapmayı, takım savunmasını öğretmemiz lazım". Bugün hemen hemen aynı malzemeden yeni bir takım inşa ettik ve görünen sıkıntı takımın hücum organizasyonlarında etkisiz kalması. Şimdide "bu takıma hücum yapma yeteneği kazandırmamız lazım" diyoruz. Fakat dönüp alınan sonuçlara baktığımızda mücadelenin ve savunmanın sürekli hücum düşünmekten daha iyi sonuç verdiğini görüyoruz. Takımın yarısından çoğuyla savunup 3 kişiyle gol aramak tabiiki saçma bir zihniyet ama eminim hoca bu konuya biraz kafa yorup oyunun iki yönünüde kollektif oynamak adına çareler arayacaktır. Her ne olursa olsun takımın maç kazanmasından daha ziyade mutluluk verici olan realite  her maçta takım olma yolunda daha net adımlar atıldığını görmekti ve dün bu sezonun en üst seviyesini  seyrettik. Ayrıca futbol kalabalığından ve futbol dışı olaylara fazlaca gömülmemizden kaçırıyoruz ama ülke futbolu açısından bu gruptan çıkmamız ve azami puan toplamamız çok önemli. Bu anlamda da dün çok güzel bir gün oldu. Bakalım yarını daha da güzel yapabilecekmiyiz.

31 Ekim 2011 Pazartesi

30.10.2011 BJK:3 - Sivas:1 ST Süper Lig


Yoğun maç trafiğinde görece kolay olan bu maç nedense kafalarda bitmiş, taraftarlar sahada Burak Kaplanı, Mehmet Akyüzü görmek ister bir moda girmişti. Fakat sahaya sürdüğü 11e bakılırsa hoca takımın Kiev deplasmanı, Mersin deplasmanı ve Fenerbahçe derbisi gibi zor maçlar sonrasında yıpranmış olabileceğini görmesine rağmen kadroda Almeida dışında değişiklik yapmaya pek cesaret edememişti. Kayseri maçından bu güne gelene kadar sürekli üzerine koyarak takım olma yolunda ilerledikten sonra bu maçta oturmuş takımla oynamak aslında cazip bir tercihti. Zaten bunu karşılaşmanın ilk yarım saatinde takımın maçın tek hakimi olmasından  da anladık. Fakat özellikle son maçlarda kendini ispatlamak için fazlasıyla efor sarf eden Veli ve genel olarak geçen yılki çizgisinin altında oynayan Necip golden sonra yavaş yavaş işi biraz Ernst üzerine yıkmaya başlamış ve ilk yarının sonlarında sıkıntılı anlar yaşanmasına sebep olmuştu.
İkinci yarıda takımın fiziksel düşüşü dışında birde dalgınlık eseri verilen pozisyonda golü yiyince takım resmen bloke oldu. Sahada öyle bir görüntü vardı ki o penaltı pozisyonu olmasa sabaha kadar maçı çevirmek mümkün olmayacaktı. Neyse ki maç bundan sonra çözüldü 10kişi kalan rakibin son umutlarıda yok oldu ve bir şekilde bu engelde aşılmış oldu. Hocanın maç sonunda bahsettiği pragmatik yaklaşımla bakıldığında ortada kazanılmış bir 3 puan, ligde zirveyi takip ve Kiev maçına hazırlanmak için moral vardı.
Maçta ön plana çıkan olayların başında Q7 polemiğinin biraz daha seslendirilmesi oldu. Önceleri aykırı bir kaç taraftarın forumlardaki isyanıyla başlayan daha sonra "Portekiz Çetesi" diye basında yer bulan. Son zamanlarda hocanın takımda radikal kararlar alıp Guti Fernandes gibi isimleri net bir şekilde dışlamasıyla takım olumlu sonuçlar almaya başladığında tabiri caizse "topun ağzına" gelen Q7 son maçlarda gerçekten faydalı olmak için sanki biraz daha çabalıyor. Fakat sanırım ortada kabul etmesi zor bir gerçek var ki Q7 bu kadar verimi olan bir oyuncu. Ona aşık olan tribünlerin bu gerçekle yüzleşmesi "Mahallenin en güzel kızına aşık olan saf delikanlının onun hafif meşrep olduğunu kabullenmesi" kadar zor ve acıverici. Evet adam yırtınıyor sahada, çalımın en görülmemişini atıyor ortanın en trivelasını yapıyor. Fakat verim değerlerine bakarsak inanılmaz top kayıpları, isabet oranı çok düşük ortalar ve şutlar.. E trivelayla vurunca gol pası olan bir orta o kadar göze hoş geliyor ki birden 4 kişiyi çalımlamaya çalışırken, diğer arkadaşları bom boşken Almeidayı ararken kaptırdığı toplar birden unutulup gidiyor.
Önümüz Kiev maçı ve orada bambaşka bir Q7 izleyebiliriz. Fakat saha içinde doğru kullanmaya başlamazsak önümüzdeki günlerde bu konu hep gündemde kalmaya devam edecektir...

28 Ekim 2011 Cuma

27.10.2011 BJK:2 - FB:2 ST Süper Lig

İlk 7 haftada büyüklü küçüklü hemen hemen tüm takımların sergilediği kötü futbolla başlayan ligin ilk derbisine çıkarken  iki takım arasındaki puan farkı, dolayısıyla Beşiktaşın zirveye olan mesafesi 4tü. Bu yüzden maçı kazanmak üzerindeki tüm takımların puan kaybettiği haftada sadece bir derbi kazanmaktan daha fazla anlam taşıyordu. 
Sahaya çıkan 11 Mersin maçının aynısıydı. Hoca rotasyon yaparken elde ettiği kazanımları yok saymamış ve Hilbert, Ernst,Veli,Pektemek gibi isimlere bu önemli maçta da yer vermişti. Rakibin Emre ve Alexle çok etkili olan ortasahasında bu dinamik ortasaha ile alan savunması yaparak gerçekten etkili oldu. Önceki maçlardan alıştığımız Alexin 1e1 markajla durdurulması yerine o bölgenin kalabalık bir ortasahayla savunulması hem Alex hemde Emreyi etkisizleştirmişti. 
Asıl yumuşak karnı olan kanatlarda Hilbert ve İsmailin neredeyse ortasaha çizgisini geçmemecesine bölgelerini savunmaları kısmen işe yaradı. Kısmen çünkü formsuz Gökhan - Topuz un kullandığı kanat neredeyse tamamen etkisiz hale gelsede diğer kanatta Ziegler ve Canerin etkili bindirmeleri karşısında Hilbert çaresiz kaldı. Hilbert önünde oynayan Q7den neredeyse hiç yardım alamazken Caner hemen her pozisyonda yanında Ziegler le bindiriyor ve etkili oluyordu. Fakat kendi yarısahasında tedbirlerini alan Beşiktaşa karşı etkili olamıyordu. Pektemekle oynamanın hücumda çoğalmaya katkısını da atılan topları kontrol edip takımın ileriye çıkmasını sağlamasıyla gördük. Bekler ve ortasaha çıkmadığından bu pozisyonlarda yeterince çoğalamasa da Simaonun golünde olduğu gibi hızlı ve istekli hücum girişimlerinden sonuç çıkarmayı başardı.
İlk yarının sonlarında skoru dengelemek adına Fenerbahçe baskısını arttırsa da bu skor üretmeye yetmedi. 
İkinci yarıda Beşiktaşın daha da kapanacağını beklerken tam tersine etkili pozisyonlar yakaladı. Oyunun hakimiyetini rakibine bırakmadı. Fakat ikinci golü bulmak yerine biraz talihsiz bir gol yiyince. Tekrar silkelendi ve gol aramaya başladı. Bu dakikaya kadar gercekten göz dolduran Pektemeğin yerine Almeidanın alınması kafalarda soru işaretleri yaratsa da galibiyet golünü atan Almeida hocasını haklı çıkardı. Aynı şekilde Caneri oyundan alan Aykut Kocaman beraberliği yakalamasına rağmen bu gün eleştiriliyorsa maç 2-1 bitseydi herhalde yerden yere vurulacaktı.
Dinamo Kiev maçından sonra bu maçta da son anlarda yenilen gol hesapları ve sinirleri altüst etti. İşin acı tarafı rakibin  çok yoğun baskısından ya da kendi oyuncularının oyundan düşmesinden kaynaklı bir gol değildi bu. Hal böyle olunca fazlasıyla hakedilmiş bir 3 puan son anda uçup gidiyor ve Fenerbahçede ligdeki konumu açısından ve maçtaki dengeler açısından 1 puanla tam olarak istediğini alıp evine dönüyordu.
Takımda kötü oynadı diye adlandırılacak futbolcu bulmak gerçekten güç. Oysa Fenerbahçede çok kötü Gökhan-Mehmet Topuz, etkisiz Emre, Bienvenue vardı diyebiliriz. Beşiktaşın parlayan  performansları ise kesinlikle haftalardır bir türlü bekleneni veremeyen Simaonun etkili oyunu ve Almeidanın dönüşü. Son haftalarda sürekli üzerine koyarak güç ve kalitesini arttıran takımda taşlar biraz daha yerine oturdu. Yıllar sonra takımın neredeyse %70ini 10 yaşındaki çocuğa sorsan sayabilecek kadar oturmuş bir kadroya ulaşmayı başardık. Hücumdaki rotasyon neyse ama arka bölgede sürekli oyuncu değişiklikleri ve denemeler yüzünden uyumu bir türlü yakalayamıyorduk. Oysa şimdi geri ideal geri dörtlünün artık adı konuldu. Sivas maçı ölçü değilse bile bunun tam olarak karşılığını Dinamo Kiev maçında göreceğimizi düşünüyorum. Güzel sinyaller almış olmak adına olumlu bir maçtı fakat galibiyetle bitirilse tadından yenmeyecekti.. Sağlık olsun...

25 Ekim 2011 Salı

24.10.2011 MersinİY0- BJK1 ST Süper Lig

7.Haftanın son maçına çıkarken üzerindeki hemen hemen tüm takımların puan kaybetmesiyle "kötü oynayanlar ligi" sıralamasında zirveye yaklaşma şansı Beşiktaşın kapısına dayandı. Çok etkili bir Mersin karşısında bir türlü taşları yerine oturmayan, isimleri harika ama üretkenlikleri berbat hücum oyuncuları olan takım ne yapacak, 3 gün sonra çıkacağı derbi öncesinde liderle puan farkını kapatma şansını değerlendirebilecek mi gibi sorularla boğuşurken Carvalhal den yine şaşırtıcı bir 11 le karşılaştık.
Hoca takımda aksayan, eleştirilen oyuncularda ısrar ediyor fakat inat etmiyordu. "Şu adam oynasa ne güzel olur", "bu adamı neden oynatmıyosun hoca" gibi yorumlar yapılırken hocada kadrosundaki her oyuncudan yararlanmak için türlü rotasyonlar sonunda yavaş yavaş takıma bir şekil vermeye başladı. Kayseri maçında Guti, Kievde Ernst, Hilbert ve bu maçta da Pektemek ve Veliyi sahadaydı ve haftalardır sallanan "esas oğlanlar" sıranın kendilerine gelmekte olduğunu hissetmiş olacaklar ki bu maçta etkili bir Simao ve Q7 izledik. Simao maç sonu istatistiklerinde takımın en çok koşan oyuncusu olurken Q7 de sezon başından beri sadece Stoke maçında gördüğümüz takımı düşünerek oynadığı bir futbol sergiledi. Kiev maçının kazanımları Ernst ve Hilbertin mücadelesine ortasahaya eklenen Velinin iki yönlü oyunu eklendiğinde maçın daha ilk yarısında Beşiktaşın bariz bir üstünlüğü ortaya çıktı.  Bu baskı ve tempo ilk yarının son 5-10 dakikasına kadar devam etti fakat fark 2 ye çıkmadığından bu kadar etkili oynamasına rağmen maçı kopartamamış oldu.
Mersinin sağ kanadına oynadığı uzun toplar ilk yarıdaki tek hücum yöntemi olmuştu fakat İsmail ekonomik oynadığında çok iyi bir sol bek olabileceğini bu pozisyonların çoğunda doğru hamleler yaparak gösterdi.
Beşiktaş geri dörtlüsünün ortasında ve kenarlarındaki ideal ikilileri bulunca çok fazla pozisyon vermedi fakat yine de 1-2 duran top ve uzaktan şut pozisyonunda devleşen Cenk maçtan sonra adından söz ettirdi. Buna karşılık Q7 ve Holoskoyla girdiği çok net pozisyonları atamayınca son dakikaya kadar puan kaybetme riskini taşımaya devam etti. Neyse ki Kiev maçındaki gibi bir şanssızlık bu maçta yaşanmadı ve kazasız belasız çok değerli 3 puanla Mersinden ayrılıp Fener maçına doğru yola çıkıldı.
Oyundaki kalitenin artması, sahada sıkıntı yaratan isimlerin hazır ve formayı hakeden alternatifleriyle yer değişebilmesi, yıldızların daha fazla sorumluluk alması tatsız tuzsuz ilerleyen sezonda biraz olsun umut ışığı yaktı. Eğer bıraktığı gibi dönerse Almeida'nında katkısıyla gol sıkıntısı aşılacak gibi duruyor. Bu da daha rahat kazanan ve kazandıkça özgüveni artan bir takımın oluşmasında önemli olacaktır. Yeterki hoca bu komplekssiz takıntısız ve adil tercihlerini yapmaya devam etsin...

21 Ekim 2011 Cuma

20.10.2011 D.Kiev1- BJK0 UEFA E.League

Yine korka korka gittiğimiz bir deplasmanda umutlandık ama eli boş döndük. Geçen sene "bi araba gol yiyip" döndüğümüz Kiev deplasmanına moralsiz, keyifsiz ve sıkıntılı gidiyorken umutlarımızı  takımın avrupa maçlarında daha istekli oluşuna bağlamıştık.
Maçın 11ini duyduğumda Ernst-Hilbert-Necip-Sivok-Egemen isimleri en azından mücadele seviyesini yukardaı tutacağımızı fiziksel olarak 2. yarılarda zorlanan Kiev karşısında bunun bir avantaj olabileceğini düşündüm.
Maçın ilk 20 dakikasında takım henüz yerleşmeye çalışırken, kademede inanılmaz hatalar yaptı. Biraz Sivok ve Egemenin fedakarlıkları biraz rakip forvetin beceriksizliği derken bu baskıyı atlattık ve ilk yarının son 20 dakikasında takım olarak topun arkasına geçerek daha kontrollü oynamaya başladık. Kanama durmuş tedaviye geçilmişti. Bunun için acele etmeden sabırla oynamak gerekliydi ki 2. yarıda da aynı oyun disiplinini koruyarak buna devam ettik.
Ortasahadaki pas trafiğimizin de artmasıyla daha şuurlu oynamaya başlamıştık. Belki biraz daha öne yüklensek gol bulmak mümkündü ama sonuçta gruptaki rakibimizin sahasında oynuyorduk beraberlik 1 puan almaktan daha çok 3 puan vermemek anlamına geliyordu ve stratejik olarak bu oyunu sürdüren hoca doğru bir iş yapmaktaydı. Holosko - Edu değişikliği de rakibin risk alacağını düşünüldüğünde arkada büyük boşluklar bulma ihtimali sözkonusu olacağından doğru bir hamleydi. Yani buraya kadar hocanın sahaya sürdüğü 11, maç içindeki hamleleri yerli yerindeydi. Belki Fernandes ve Veliyi 70li dakikalarda oyuna alarak direncimizi biraz daha tazeleyebilirdi ama sonuçta sahaya motive olmuş oyuncular zaten istediğini elde etmek üzereyken çok fazla müdahale etmemekte mantıklıydı. Tüm bu hesapları uzatmanın uzatmasında talihsiz bir korner golü alt üst etti ve gruptaki 2. mağlubiyeti sezondaki 2. akıllı oyunumuzun sonunda almış olduk.
Kayseri maçında takımda en çok eleştirilen konu mücadele gücünün düşük olması, rakibin çok rahat pas yapmasına oyun kurmasına müsaade etmesiydi. Ernst ve Necip li bir ortasaha farkını hemen hissettirdi. Fakat hem Fernandes hem Guti olmadığında kazanılan toplar orta sahada oyalanılarak yavaş yavaş çıkan kanatlara oynandı. Tek yönlü bu oyun anlayışında kenarlardaki Q7 ve Simaonun etkinlikleri düşük olduğunda pozisyon üretmekte imkansız hale geliyordu.
Simao Kayseri maçından sonra biraz utanmış olacak ki maç boyunca iyi niyetli bir şekilde İsmaile destek vermeye çalıştı. Q7 ise gün geçtikçe dahada etkisiz ve faydasız olmaya başladı. Artık hoca bu ikiliyide rotasyona sokarak alternatif hücum sistemleri denemeye başlamalı. Önümüzdeki maçlarda Almeida takıma geri gelecek. Bu şekilde belki eski uyumlarını tekrar yakalarlar. Öndeki üçlümüz Simao-Almeida-Q7 olarak çalışacak mı bunu da önümüzdeki günlerde görürüz. Fakat bir gerçek var ki Aurelio-Ernst-Necip 3lüsünden en az 2 si mutlaka kullanılmalı.
Rüştünün uzun süreli sakatlığında Cenk işi görecek gibi duruyor ve Toramansız göbekte ilk 2 stoper adayı Egemen ve Sivok olacak. Bu durumda yabancıya sıkışıp Hilbertten vazgeçiliyor belki ama gerekirse önden bir yabancı kesilip Hilberti sağbek olarak kullanmak şu an için güzel bir tercih olabilir. İş dönüp dolaşıp öndeki 3kardeşlere geliyor ve öyle görünüyor ki Simao ve Q7 üzerinde bir takım operasyonlar görmek yakındır.
Saha içinde olan biten ve olabilecekler bunlarken işin bir de saha dışı boyutu var. İşler tıkandıkça "yıldız" pansumanıyla mutlu olan, bu yıldızlar yara verse de onlara toz kondurmayan, bu uğurda sürekli kalan oyuncuları ve hocayı eleştirmekten geri durmayan bir taraftar profili oluşmaya başladı. Şuursuzca herkesi herşeyi tüketen bir taraftar yapısı ve sürekli bu tüketimi besleyen bir yönetim şekli... Bu endüstriyel futbol değil. Bu gerçek anlamda bir dejenerasyon.
Bu takım bu güne kadar her alanda tevazu sahibi insanlarla başarı kazandı. Artık biran önce gerçek kimliğine dönsün ve yine bildiğimiz Beşiktaş olsun. Olmaz mı?...

16 Ekim 2011 Pazar

15.10.2011 BJK0 - Kayseri2 ST Süper Lig

Çok sık maç yapıyoduk ondan yıpranmıştı takım..
Yok yok milli maç arasında takım temposunu kaybetti..
Aslında şike soruşturması yıprattı takımın psikolojisini..
Ya da Portekizliler çetesinin bok yemesidir bu..
Aslında hakemlerde çifte standart uygulamıyoda değil ha!
Tabi birde çok şanssızız..
Ya sakatlıklara ne demeli?
Bahanelerimiz bunlardı isteyen alsın gitsin ama ortada bir takım gerçekler de var ki yıllardır onlardan kaçıp kaçıp bu bahanelerin etrafında dönüp duruyoruz. Sadece Beşiktaş ya da sadece büyük takımlar değil. Bütün bir ülke futbolu aynı dertten muzdarip. Lig başladığından beri bütün büyük takımlar gibi Beşiktaşta kötü oynuyor. İsmiyle formasıyla alabildiği maçları alıp 10 puanı attı kenara ama kazandığı hiç bir maçta güzel oynamadı. Dün o etkisiz futbol sonunda bile galip gelebilirdi ya da en azından bir beraberlikle ayrılabilirdi sahadan.
Kaleci Toramanın burnunu kırdığında hakem çok rahat penaltı verebilirdi Skoru 1-1e getirip belki maçı çevirebilir ya da en azından o dakikaya kadar Amrabatla korakor mücadele eden Toramanı kaybetmemiş olarak maça devam edebilirdi. Antalya, Ankaragücü ve Bursa maçlarında olduğu gibi kötü oynadık ama önemli olan 3 puandı der ve dikkatlerimizi Kiev maçına  çevirebilirdik. Bu açıdan  bakıldığında yenilmek atla deve değil. Fakat olay sadece bundan ibaret değil. Genel bir kötü tablo var ortada. "Herkes, her şey değişti tek sabit kalan Başkan demek ki suçlu o" diyerek pragmatik suçlu bulma yöntemine başvurmak son yıllarda taraftarın sıkça yaptığı hatalardan biri. Bu kötü tablonun oluşmasında kulüpteki her dinamik kadar yönetimde etkili tabii ki fakat artık kulübün kendi felsefesine uymayan bir yöntemle başarı peşinde koştuğunu farketmeliyiz sanırım. Bu takım hiç bir zaman yıldızlar topluluğu olarak başarı yakalamadı. Buna yeltendiği dönemlerde ise sabır eksikliğinden bu yıldızlar topluluğuna hakim olacak teknik direktörleri harcayıp "kendi evlatlarına" döndü ve o yıldız savaşlarında "evlatlarını yedi". Schuster gittiğinden beri en büyük endişem geçen seneden kalan bu parlak mirası sevk ve idare edebilecek bir otoritenin -başkan, yönetim, menajer, hoca- yokluğunda takımın kontrolsüz bir güç haline geleceğiydi. Bugün bazı taraftarların özlemle olmasa da en azından serzeniş ile "Schuster zamanında en azından stattan evimize giderken başımız dik yürüyorduk" demesi bana derin bir aaaahhhh çektiriyor..
Kayserispor övüldüğü kadar iyi oynamadı aksine bildiğimiz Kayserispordan çok uzaktaydı. Zira karşısında mücadele gücü çok düşük ve beklenenin aksine hücum zenginliği olmayan bir Beşiktaş vardı. Buna rağmen hakem ıskalamasa belkide şu maçı kazanmadan evlerine döneceklerdi. Ama bu kadar kötü bir rakip karşısında Kayseri övgüleri alkışları ve 3 puanı yüklenip evine giden taraf oldu.  Beşiktaşta ise "Guti ile buzlar erisin kampanyası" için yanlış maç seçilmişti. Yok illa bu maç eritecek isek en azından rakibin direncinin düşeceği son yarım saatte bunu yapabilirdik. Fakat sezon başından beri her maç sonrasında kendisine "Guti niye yok" diye sorulan bir hocayı bu konuda eleştiremeyiz. Simao neden var diye sormakta ise az biraz hakkımız var sanıyorum. Dünde bundan önceki maçlarda olduğu gibi çok etkisiz bir Simao izledik. Aslında iş dönüp dolaşıp sahadaki takımın asker/komutan sınıflandırmasına tabi tutulmasına dayanıyor. Dünyaya "futbol genarali" ithal etmekle ünlü Brezilya bile artık haldır haldır koşan bir takım haline geldiyse artık şu top rakipteyken yürüyerek ortasahada dolaşan arkadaşlarla ilgili bir silkelenme zamanıdır...

4 Ekim 2011 Salı

03.10.2011 G.Antep:0 - BJK:0 ST Süper Lig

Yoğun maç trafiğinde son maça çıkmadan önce milli takım davetleri ve federasyon kararları gündeme oturmuştu. Zaten 2-3 günde bir farklı bir kulvarda farklı takımlara karşı hazırlanmak sadece fiziksel olarak değil mental olarakta sıkıntılıydı. Üstüne birde Q7 oynar/oynamaz mac ertelenir/ertelenmez polemikleri kafaları iyice dumanlamış sahaya zihinsel olarak hazır olmayan bir takım çıkmıştı.
Hocanın sahaya sürdüğü 11de belki tek sırıtan Pektemekle Holoskonun birlikte oynatılması ve Stoke maçında göz dolduran Hilbert yerine Ekreme yer verilmesiydi. Hocanın Edu yerine bu iki boş alan seven hareketli hücumcuyu seçmesi uzun toplarla kontra fırsatları yakalayarak gol arayacağı anlamına geliyordu. Oysa maç başladıktan sonra gördük ki Antep öncelikle gol yememeyi amaçlıyor hücumlarımızda komple kendi sahasına gömülüyor ve atak sırasında yaptığı top kayıplarında akıllıca faullerle kontra yakalamamıza engel oluyordu. Bu durumda Holosko ve Pektemeke atılan uzun topları bu oyuncular ilerde tutarak pozisyon üretmemizi sağlayamaz hale geliyordu. Beğenmediğimiz Edu en azından stil olarak oyuna katkı yapabilecek bir alternatif olarak düşünülebilirdi. 
Son derslerdeki öğrencilerin konsantrasyon eksikliği gibi  ara öncesindeki son maçta isteksiz ve yılgın görünen takım kazandığı topları ivedilikle Fernandesle buluşturuyor oda 3-4 kişinin baskısına rağmen mücadele edip topu takımında tutuyor fakat Simaodan destek alamadığı ve kanatlarda etkin açılımlar yapamadığımız için bu topları  hücum etkinliğine dönüştüremiyordu. Son 3-4 maçta olduğu gibi bu yüklenme Fernandesin 70 dakika sonunda tükenmesine neden oldu. Kısır bir ilk yarıdan sonra ikinci devre Antep oyuna ağırlık koymak istese de Beşiktaş buna hemen karşılık vererek oyunu yine dengeledi. Fakat ardarda gelen birisi kesinlikle hatalı diğeri tartışılabilecek mahiyette 2 kırmızı kart oyunun akıbetini önemli derecede etkiledi. Zaten üretkenlikten uzak olan Beşiktaş için artık skor avantaj haline gelmiş oyunu tek yönlü oynaması kabul edilebilir bir hal almıştı. Antepse bu kartlardan sonra göstermelik hücumlar yapmış 9 kişi karşısında dakikalarca top gezdirerek sanki içten içe bu sezon alacağı ilk puana çoktan razı olmuş bir haldeydi. Alan razı satan razı olduktan sonra maç başladığı gibi bitti.
Yılgınlık ve eksik kalma dışında takımdan kaynaklanan sıkıntıların en önemlisi hücum bölgesi ile bir türlü irtibat kuramamak oldu. Bu sıkıntıyı Almeida sakatlandığından beri görüyoruz. Sahaya Holosko ve Pektemek gibi adamlar sürdüğümüzde onlara servis yapabilecek Guti denen oyuncumuzun artık futboldan vazgeçmiş olması bizi alternatif hücum taktiklerine itiyor, duran toplar ve kanat organizasyonlarına yöneliyoruz. Dünkü gibi kolu kanadı kırık vaziyetteyken Antep gibi lige hala başlayamamış bir takım bile buna engel olup gol atamadan maçı tamamlamamıza neden oldu. Rüştüde gayet gününde olunca aynı zamanda golde yemeden işi bitirmiş olduk.
Kağıt üstünde Antep deplasmanından 1 puanla dönmek fena değil gibi görünse de bu kadar kötü bir Antepi bulmuşken 3 puan alıp gelmemek bir kayıp olarak nitelendirilebilir. Artık önümüzde uzun hatta çok uzun bir ara var. Bu arada Almeida takıma dönmeli, Guti İspanyol gazetelerinde spor yorumcusumu, pompacımı, Beşiktaşın futbolcusumu yoksa rakı şişelerinde balıkmı olmak istediğine karar vermeli, Alves artık hazır hale gelip yarım bonservisi 3milyon euro edermi etmezmi bize göstermeli. Bakalım önümüzdeki günlerde bu -meli, -malı ların ne kadarı hayata geçecek.