27 Şubat 2012 Pazartesi

26.02.2012 GS:3- BJK:2 ST Süper Lig

Şampiyonlukta -play-off sayesinde de olsa- iddialı kalabilmek için galibiyet dışında hiçbir sonucun yeterli olmayacağı GS deplasmanına Fernandesten yoksun kadrosuyla çıkacak Beşiktaşın 11i hemen hemen belliydi. GS da sıfır eksikle ideal kadrosuyla sahada yer alacaktı. Belki hoca bir sürprize imza atar Simao yerine Alves gibi herkesi şaşırtacak bir ismi sahaya sürer ya da Pektemek gibi daha dinamik bir oyuncuya yer verir diye hayal kurduysakta bu olmadı ve beklenen 11 sahada yerini aldı. İki takımdan ziyade belli bölgelerdeki oyuncu eşleşmelerinden doğacak fark macın rengini belli edecekti. Çünkü genel olarak baktığımızda ortasahada Ernst-Veli-Neciple oynayan bir Beşiktaşın karşısında bu bölgede etkili olmak imkansız gibi görünüyordu. İdeal stoperleriyle oynayacak olmasını da düşündüğümüzde Beşiktaşın savunma olarak tek zaafı 2 kanat olarak görünüyordu. GSda bu bölgelerde etkili olmaya çalıştı. Özellikle sakatlıktan yeni dönmüş İsmailin 'turist' oyunu ve önündeki Simaonun 'emekli' modu sayesinde sol kanadımızda türlü gariplikler yaşıyorduk. Derken Braga maçındaki golün benzeri bir takım acemilikler sonunda kıça başa çarpıp rakibin önüne düşen bir topla golü yedik. Bu dakikadan sonra maç Kadıköydekine benzer bir hal almaya başladı. Beraberliğin bile stratejik olarak sorun yaratmayacağı GS önde olmanın avantajıyla topu bize bırakmıştı. Fakat zaman zaman Q7nin denemeleri dışında rakip yarı sahada etkili olmayı başaramıyorduk. Devrenin sonlarına doğru zorunlu Egemen-Sidnei değişikliği hem Egemeni kaybetmek hemde Sidnei ile oynamak durumunda kalmak adına talihsizdi. Oysa Ekrem oyuna alınarak Toraman stopere çekilebilirdi.
İkinci yarıda aksamaya devam eden İsmailide oyundan almak zorunda kalan hoca bu bölgeye 'yeni nesil atom karınca' Veliyi koyarak Pektemekle hücumda biraz daha etkili olmayı düşündü. Buda bir çeşit zorunlu değişiklik sayılırdı. Bu durumda Simaonun yokluğu ve/veya 'hiçliği' ile daha uzun süre baş başa kalmak zorundaydık. Yorulan Toraman,Q7,  her an kart görebilecek Necip gibi değiştirilmesi muhtemel oyuncularda maçı tamamlamak durumundaydı. Tüm bu şartlara rağmen yokluklar içinde yine yegane umut olan Q7nin hazırladığı pozisyonla beraberliği yakalamış ve akabinde 2. şutunu atan GSın 2. golüne engel olamamıştık. 2. yarıda ortasahadaki güç farkı daha çok ortaya çıkmış ve bu rakibin üzerine daha fazla gidebilmemizi sağlamıştı ve zorlaya zorlaya da olsa beraberlik tekrar yakalanmıştı. Bu dakikalardan sonra sahada fiziksel olarak zor anlar yaşayan takımını değişikliklerle tazeleyen Fatih hocaya karşı en azından son 10 dakika Simaoyu oyundan almayı bir türlü düşünmeyen Carvalhalli görüyorduk. Derken 90+ larda futbolun cilvesi ortaya çıktı... Almeidanın kafasıyla 3-2yi bulup sahada çılgınca seviniyor olacağımız saniyelerde o gol kaçmış ve dönüşünde bizim kaleye girmişti. Tekrar tekrar izlemedim ama golde faul varmış düşünceleri ağırlıkta, sorun değil.. Sorun 3 yememiz değil, 3ü atamamızdı. alacağımız 1 puanın  pek bir ehemmiyeti yoktu.
Artık sezonu şampiyonluk anlamında kapattık, makul hedef olarak 2.lik koltuğunu düşünmeye başladık diyebiliriz. Sahip olduğumuz kadro bu sezon kalite ve derinlik anlamında 3günde bir maç yapmaya en rahat adapte olabilecek, omurgası gecen seneden atılmış olması nedeniyle en avantajlı kadroyken büyük ölçüde şanssızlıklar ve şu meşhur şike davası gündeminin yıpratmalarıyla bu sezonu ıskalamış oldu. Oynadığımız 4 derbi maçında da iyi oynayarak kazanamamış olmak, en azından bir kaçında kazanmış olsaydık puan olarak rakiplerle aramızın bu kadar açılmayacağını düşünmek sıkıntı verici. Fakat bu sene her şey mazur görülebilir. Yeter ki bir taraftan dışarılarda temizlikler yapılırken içeride uzun vadeli planlamalar ve temizlikler yapılsın. Yeni yönetimle birlikte ekonomisi düzene sokulmuş avrupada yakaladığı devamlılığı devam ettirecek bir klüp olmak yolunda ilerlensin.

24 Şubat 2012 Cuma

23.02.2012 BJK:0 - Braga:1 UEFA E.League

Deplasmanda alınan 2-0lık sıradışı skor bu maç öncesinde herkesin turu garanti görmesine neden olmuştu. Fakat ülke kamouyunda ne kadar umursanmasa da rakip geçen yılın finalistiydi ve bu bir eleme turuydu. Bu da sahada en ufak bir aksiliğin telafisinin mümkün olmayacağı anlamına geliyordu. İlk maçta tutarak oynayan ve kontralarla etkili olan rakibimize tam da kendisi gibi bir taktikle oynayarak farklı bir maç ortaya koymuştuk. Bu maça çıkarken şartlar yine aynıydı, Braga mutlak gol atmalı biz yememeliydik. Bu durumda hocanın ilk maçtaki stratejiyle sahaya çıkma tercihine çokta fazla laf etmek doğru olmaz. Eğer golü yedikten sonra da bu işe devam etmiş olsaydı sanırım bugün elenmiş bir takımın arkasından konuşuyor olacaktık. Fakat hoca bu senaryoyu kafasında kurmuş olacak ki gol yedikten sonra hiç zaman kaybetmeden Necip-Almeida değişikliğini yapmıştı. Bu dakikaya kadar iyi kapanırken sürekli Tanjunun üzerine gelen rakip yine bu kanatta bir Simao-Tanju anlaşmazlığından yakaladığı fırsatı değerlendirmiş ve maçı yeni bir şekle sokmuştu.
Bu gol sanki Beşiktaş için "haydi sizin içinde maç başladı" anlamına gelen bir uyarı oldu. Artık sadece Bragayı seyretmiyor karşılığında rakip yarı alanda top oynamaya başlıyorduk. Bu şekilde karşılıklı oyuna dönen maçta ortasaha gücümüzün farkı hemen ortaya çıkmaya başladı. Zira ilk 30 dakikalık bölümde tamamen kendi yarısahamızda oynarken Ernst-Necip-Veli gibi isimleri verimli kullanamıyorduk. Maç karşılıklı oynanmaya başladığında Ernst ve Velinin büyük mücadelesi oyun balansını bize çevirmeye yetti. Üzerine Fernandesin rahat oyunu ve zaman zaman Q7 nin etkili hücumları en azından artık yesekte atma ihtimalimizde var diye düşündürmeye başladı. Tabi bu süreçte rakibin 2. gole çok yaklaştığı anlarda oldu ve hemen bütün Beşiktaşlılar "bize rahat maç yok" edebiyatına başladı. Uefa kupasında bu noktalara gelipte rahat maç seyretmeyi beklemek zaten biraz hayalcilik olurdu. Sonuçta zaman zaman Cenkin yüreğimizi ağzımıza getirmeleri, zaman zaman rakibin son vurşlardaki beceriksizlikleri sayesinde ucuz atlatmamız gibi heyecanlarla ve diğer taraftan özellikle 2. yarı rakip kalede gole çok yaklaştığımız pozisyonlarla maçı işimize yarayacak skorla bitirmeyi başardık.
Fernandes her maç olduğu gibi yine hayranlık doğurucu bir futbol ortaya koydu. Oyuna girdikten sonra Almeida kalitesini ve bu takımın direk santraforu olduğunu hissettirdi. Q7 fiziksel olarak biraz daha canlanmış gibi görünse de henüz bıraktığı yere ulaşamadı. Ayrıca 90. dakikada oyundan çıkarken tribe girmesi anlamsız ve gereksizdi. İnsan reaksiyon göstermeden skorborda bir bakar en azından, Carvalhalle çok ayıp etti. Neyseki bizim şeker adam hiç oralı olmadı ve olay tribünlerin alkışlarıyla tatlıya bağlandı. Portekiz karesinin diğer ası Simaoya olan inancım, güvenim, umudum artık tükenmeye yüz tuttu. Tanju sakatlanmasa belki Ekremle Simaoyu değişmeyi planlamıştı hoca fakat 90dk boyle bir mücadelede sahada kalınca çok sırıttı.
Şimdi çok kısa bir ara sonrasında Atletico Madrid karşısına çıkıyoruz. Bu maçlara İsmail yetişecek gibi görünse de Hilbertsiz oynayacağımız kesin. Yine işi güçlü ortasahamızla bitirmeye çalışırız gibi görünüyor bakalım 8 Mart ola hayrola.

21 Şubat 2012 Salı

Benimle Delirir misin?

Kış mevsimi gelince sosyal aktivite olarak aklıma ilk düşen "tiyatro" oluyor. Yaz sıcağında karpuz yemeği istemekle kışın yeni tiyatro oyunu aramak benim için neredeyse aynı şey. Aslına bakarsanız tiyatroyla çok geç tanıştım. Küçükken gittiğim çocuk oyunlarını saymazsak eğer evlenene kadar nedense seçimim hep sinemadan yana oldu. Kayıp geçen uzunca bir sürenin ardından evliliğin de vermiş olduğu ağırlıktan olsa gerek kendimizi tiyatroya vurduk. Tabi bu ilgi de özellikle son zamanlarda açılan özel tiyatroların getirdiği taze kanı da gözden kaçırmamak gerekir. Ben bunları yazıyorum ama bir yılda gittiğim toplam tiyatro sayısı bir elin beş parmağını geçmeyecek kadar. Sinema gibi diğer sosyal aktiviteleri de dahil edersek payına düşen maalesef bu oluyor . Bu kışı "Benimle Delirir misin?" oyunu ile açtık. Soğuk bir kış akşamı sıcak bir oyunla içimizi ısıttık.
İki kişilik olan bu oyunda afişe bakıp oyuncuları tanıyamamış olabilirsiniz ama her iki oyuncuda televizyon dizilerinde rol almış tanınmış kişiler. Oyundaki performansları oldukça iyi. Başlangıcını biraz zayıf bulmuş olsam da ilerleyen sahnelerde oyun sizi içine alıp götürüyor, oyuna dahil ediyor, düşündürüyor, güldürüyor hatta gülmekten öldürüyor. Oyunda tek eleştiri sahne ve kostüm düzenlemesine getirilebilir. Artık oyunun bütçesi gereğimi yoksa bir tercih mi bilemedim ama zayıf halkaydı. 
Oyunla ilgili asıl değinmek istediğim konu ise yurdum insanın yine yurdum insanı tarafından kaleme alınmasının samimiyeti ve keyfiydi. Yabancı kaynaklı tiyatro oyunları ister istemez oyunun bir yerinde kopukluk duygusu veriyor. Tam oyun sizi içine almışken sahneden "Jack", "Elizabeth" gibi yabancı bir isimle o içselliği kaybedebiliyorsunuz. Tabi bu örnekleri çoğaltmak mümkün. İzlediğim bu oyun nedense böyle bir farkındalık yarattı.
Oyundan çıkar çıkmaz ilk işim bu keyifli oyunun yazarını öğrenmek oldu. "Mine Artu" ; Sahne ve Görüntü Sanatları, Dramatik Yazarlık Bölümü′nden mezun, tiyatro oyunu ve roman yazarı. Kendisi hakkında detaylı bilgilere ulaşamamış olsam da kaleme aldığı bu oyundan dolayı ayrıca takipçisi olmaya çalışacağım.
Çok iyi kaleme alınmış bir oyun ve başarılı oyuncular daha ne olsun. Eğer tiyatro toplum kültürünün aynası ise ben yaşadığım kültürün aynasına baktığım için çok mutlu oldum.