20 Eylül 2012 Perşembe

HELLEN

MAYIS 2010






















2010 kışında yeni başlayacağım maketi araştırırken Hellene rastladım. R/C uyumlu bu kiti daha önce yapanların forumlara koyduğu resimler ve videolardan çok etkilenmiştim. Kararımı verdim ve araştırmaya başladım. Bir kaç internet sitesinden satın alma girişimlerim pek işe yaramamıştı zira 96 yılına ait bir modeldi ve distribütörü dahil hiç bir satıcıda kalmamıştı. Hevesim kursağımda kalmak üzereyken ürünün ithalatçısından gelen telefonla birden Hellen macerasının içine dalmış oldum.
HAZİRAN 2010
Forumlarda gördüğüm "Hellen with lots of details" başlıklı üretim hikayelerinden aldığım gazla orijinal kitin epey bir dışına çıkmaya kararlıydım.   Öncelikle tüm plakaların üzerindeki parçalara poz numaralarını yazarak ileride olası karmaşayı engellemeye çalıştım. Bunun çokça faydasını gördüm.  Orijinal kitin dışına çıkmaya ambar kapağından başladım. Daha yüksek mezarna ve eğimli ambar kapakları yaptım. Postaları ve omurga parçalarını ana gövdeye monte ettim. Bu işlem için silikon benzeri bir yapıştırıcının faydalı olacağı uyarısını görmüş ve dikkate almıştım. Zira diğer yapıştırıcılar olası vibrasyon etkisiyle zamanla kopup sıkıntı oluşturabilirlerdi.
TEMMUZ 2010
 Kaptan köşkü tekneden bağımsız olarak planlandığından işe oradan devam etmeyi uygun gördüm. İskele tarafına bir sürgülü kapı, çeşitli ilave dolaplar ve öndeki 2 ufak camın birleştirilmesi gibi değişiklikler yaptım. Seyir fenerlerini led ışıklarla oluşturacağım bir devre planlıyordum. Bunu ilerde direklere koyacağım projektörlerle de birlikte düşünerek hazırladım. Gerek yaz aylarında yeterince zaman ayıramamaktan ve gerekse kovan için açacağım tünel için hazır ekipmanım olmamasından iş biraz tıkanmıştı. 

OCAK 2011
Uzun bir matkap ucu temini ile kovan deliğini açtım. İlerlemekteki önemli sıkıntılarımdan biri hallolunca omurga ve kuyruğun birleşim yerlerinin dolgularını da yapmış iç kısımları boyamıştım. 
 Donatımla ilgili detayları çözmek gözümde büyüyordu. Çünkü alıcıymış vericiymiş pilmiş servoymuş bunlar acayip yabancı geliyordu. Daha önce modeli yapan arkadaşlarla irtibat kurdum ve bu konularda desteklerini aldım. Yavaş yavaş ekipmanı belirlemiştim.
 ŞUBAT 2011
Bu safhadan sonra iş daha zevkli ve hızlı bir hal almıştı. Artık ekipmanın montajı için gerekli detaylar üzerinde çalışmaya başlamıştım. Yanda Motor+Redüksiyon+Kaplin grubu makine yatağı üzerinde. Ayrıca şafttan herhangi bir sızıntı olması durumuna tedbir olarak bir havuz hazırladım.






Gövde içini boyadıktan sonra hazırladığım ufak parcaları yerlerine bağladım.

Ana güvertenin kaplamalarını yapıştırdıktan sonra yerine konması için tüm elektrik devrelerinin tamamlanması gerekiyordu. Herhangi bir detayı unutursam daha sonra teknenin içine sadece bu açıklıklardan erişebilecektim. Bu yüzden güverteyi yerine koyma işlemini iyice öteledim. Bir taraftan kaptan köşkünün kalan işlerini tamamlıyor bir taraftanda aşağıdaki gibi ekipmanları yerlerine alıyordum.




 MART 2011
Güverte kapanmadan tamamlanması gereken parçalardan biride direklerdi. Direklerin üzerindeki projektör ve seyir fenerlerinin devreleri direklerin güverteye monte edildiği noktadan çekilecekti.

Kaptan köşkü etrafına astığım can simitlerini bol bol tükettiğim sprey boyaların emniyet halkalarından  yaptım. Büyüklük ve görünüm olarak çok hoş oldu.
Sıra dış kaplama boyasına gelmişti. Dikkatlice faça hattını belirleyip sprey boyanın kolaylığıyla tekneyi boyadım. Harika görünüyordu...


Kaptan köşkünün tavanını kapatırken içine yerleştirdiğim fener devresinin erişimsizliği beni tedirgin etmişti maalesef çok geç kalmadan korktuğum oldu ve fenerlerden birisi bozuldu. Onarmak için kaptan köşkünün tavanına bir kaporta açmak zorunda kaldım. Yeni bir devre oluşturdum. En azından ileride böyle bir sorun olduğunda müdahale etme şansım olacak.  
Artık güverteyi yerine monte etme zamanı gelmişti. Bunun ardından parampetleri yerine koydum.




Güvertenin kapanmasıyla işler hızlanmıştı. Baş direği yerine koydum ve baş tarafa bir kasara yapmaya karar verdim. Kasara üzerine ırgat baba vardevela gibi detaylarıda koyunca çok güzel oldu.



NİSAN 2011
Kıç direğide  bağladıktan sonra yelken donanımlarını çekmeye başladım.   Ayrıca pencere izolasyon bantlarını usturmaça olarak kullandım ve teknenin etrafını bu malzemeyle çepe çevre döndüm.

MAYIS 2011























Oyuncak bir arabadan söktüğüm 4 lastik usturmaça olarak teknenin bordasında şık durdu.
Artık Hellenin suya girmesinin zamanı gelmişti. Ne kadar safraya ihtiyaç olduğuna bu ilk meyil tecrübesiyle karar verecektim.
 HAZİRAN 2011 
Gereken ağırlıkları krom barlar olarak teknenin içine yerleştirdim. Bu tekneyi daha stabil yapmıştı. Faça hattı suyun içinde kayboluyordu bir miktar yukarı çekmek için yeniden bir dış kaplama boyama işlemi daha gerçekleştirdim
 
Motorda çok fazla ısınma olmamakla birlikte yinede kapalı makine dairesinde zamanla ısı artıyordu. Tesadüfen farkettimki makinanın havalandırmasından yukarı doğru bir üfleme gerçekleşiyor ve bu tamda ambar kapağına doğru oluyordu. Bunu doğal bir fan olarak kullanmak üzere mezarnaya bir ızgara yaptım. Ve sistem çalıştı...
İlk seyir tecrübemizde tek handikap pilin kısa sürede tükenmesi oldu. Fakat teknenin sürati ve manevrası gayet tatmin ediciydi. Ufak detaylara baş üstündeki vardevelaya astığım simitle devam ettim.
Ana yelkeni yerine alıp tüm bağlantılarını çektim


Ufak detaylarla yol almaya devam ettim. Balık ağlarını parampete bağlayarak topladım. İlaç kutusunu ağaç kaplayarak bir varil elde ettim. Kepçe, kanca gibi aletleri hazırlayıp baş direkte hazırladığım yerlerine yerleştirdim. Bu arada 10bin mili amperlik yeni bir pilim daha olmuştu. Çapayı varil içine koymayı planlıyordum. Sonra bundan vazgeçtim ve zinciri  kasaraya açtığım delikten içeriye akıtmak suretiyle ırgat üzerinden gecen aktif bir çapa görünümü elde ettim.



Son eklenen detaylar; kıç üstüne baba, kıç direğe radar ve ufak bir çift yalpa omurgası.












 


KİTİN ORİJİNALE SADIK KALINARAK YAPILMIŞ HALİ:



14 Mayıs 2012 Pazartesi

Kardelen

Boğaz azgın bir nehir gibi akıyordu Marmara’ya doğru. İstanbul’un üzerine çöken manevi ağırlığı kaldıracak bir evliya beklentisi vardı sokaklarda. Karayelden esen rüzgar, yağmur getirecekti şehit mezarlarına. Fatih’in al kanla fethettiği İstanbul beşyüzyıl sonra, kansız savaşsız İngilizler’e teslim edilmişti bir Mayıs sabahı. 
Dolmabahçe önünde son silahlı birlik de silahlarını teslim ediyordu. Yüzbaşı Şeref ve birliği manga manga tüfeklerini, tabancalarını hatta süngülerini İngiliz subaylarına makbuz karşılığı teslim ediyordu. Birliğin sonu geldiğinde İngiliz Çavuş Şeref Yüzbaşı’ya bağırdı :
       - Sör ! Tabancanız...
Şeref hiddetle döndü, elinin tersiyle çavuşa vuracak oldu. İngiliz Binbaşı araya girdi ve “Tabancanız kalsın, mermileri boşaltınız yüzbaşı” dedi.
Şeref hiddetle tabancasını çekti, ateş edebileceğini düşünen İngiliz askerleri silahlarını Yüzbaşı Şeref’e doğrulttular. Şeref “altı patlar”ını gökyüzüne çevirdi, tambur pimini çekti, prinç kovanlı ve uçları çentikli altı mermi iki metre yükseklikten yere boşaldı. Kabzası laz işi, baba yadigarı tabancasını kılıfına soktu, asker dönüşüyle birliğinin karşısına geçti. Hazırolda bekleyen 120 asker yumrukları sıkılı, dişleri kenetli, Galiçya’dan Hicaz’a, Trablusgarp’tan Fizan’a peşinden gittiği o mert adamın ağzının içine bakıyordu. Bir emir verse, evet o bir emir verse bir avuç züppe İngiliz’i elleriyle boğabilirlerdi.
       - Şimdi dağılıyoruz arkadaşlar. Sizleri 10 yıldır sabırla bekleyenlerin yanına gidin. Ama unutmayın bu iş daha bitmedi, bu millet esaretini yenmek için sizin gibi yiğitlere ihtiyaç duyacaktır. Hakkınızı helal eder misiniz? Bir an sessizlik oldu. Elleri cebinde ve cebinde tuttuğu yuvarlak metal çerçeveli gözlüğü olduğu halde bekledi. Bekledi, bekledi... Birliğin çavuşu bir adım öne çıktı ve:
       - Bizim helalimiz seninle şehit düşmektir komutanım.
Şeref’in gözlerinden hiç de istemediği halde iki damla yaş süzüldü, ellerinde tuttuğu gözlük tuzla buz olmuştu. Avuç içi kanıyordu ve daha sert bir sesle bağırarak :
       - Hakkınız helal midir bana?
       **** 
Yağmur yağıyordu. Gökyüzündeki martılar birkaç dakika önce yaşadıkları gök gürültüsünden beter bir “Helal Olsun!” sesinden duydukları ürküntüyü üzerlerinden atamamışlardı.
Kan damlaları Dolmabahçe’den Beşiktaş’a doğru birer metre aralıklarla Şeref’i takip ediyorlardı. Neden sonra elinin kanadığını farketti. Dolmabahçe Sarayı Harem Dairesi ardındaki yüksek duvarın altında omuzundaki yıldızlı apoletleri söküp eline sardı. Kanı emen apoletin ipek örtülü yıldızları kıpkırmızı oluverdiler.
Şeref Bey sabahın yağmurlu hüznünde Beşiktaş’a vardı. Balıkçı kahvesinde oturmak istedi ancak “hırpani halim bir Türk subayına yakışmaz” diyerek sahile indi. Oturup tekne altını onaran balıkçıyı seyre daldı. Kan çanağına dönen gözlerinin ardında fırtınalar kopuyordu. Sırtına dokunan elle irkildi. Kafasını kaldırdı. Biraz önce teknesini onarırken seyrettiği denizci bir şeyler söylüyordu. Ama Şeref duyamıyordu onu. Sararmış dişlerine bakarak denizcinin, anlamaya çalıştı söylediklerini.
       - Asker aga, asker aga ?
       - Efendim
       - Okuman, yazman var mıdır?
       - Evet. Hayrola?
       - Agam be teknenin adını yazsan olur mu?
       - Tamam. Nedir teknenin adı?
       - Kardelen
       - Sevgilinin adı mı?
       - Hee... Nerden bildin?
Harp Okulunda aldığı “Hat” dersi ilk kez işine yarıyordu. Şeref Osmanlıca ve bir kardelen şekline benzer motifle yazdı tekneye genç denizcinin sevgilisinin adını “KARDELEN”
       - Aga, kardelen mi bu şimdi? Ya aga çok güzel oldu. Sana borçlandım şimdi ben.
       - Bir gün ödersin. Nerelisin sen?
       - İnebolulu’yum. İstanbul’daki Rum meyhanelerine tuza basılmış torik getiririz. Rumlar lakerda mı, lekarda mı ne diyorlar. Fener’i dönerken teknenin altını vurdum. Burada onarıyorum. Kısmetse öğlen namazı tekneyi indirip İnebolu’ya yelken basacağım.
       ***** 
Yüzbaşı Şeref Akaretler Yokuşu’ndan Osmanoğlu Konağı’na yürüdü. Konağın kapısını müstahdem açtı.
       - Şeref Beyim, hoşgelmişsin
BJK Divan Kurulu üyesiydi. Eskrim takımında kılıç hocasıydı ve futbol takımında da kalecilik yapıyordu. Şeref konağın ahşap merdivenlerini hışımla çıkıp çatıdaki malzeme deposuna girdi. Kısa çatı camının altına oturdu. Tabancasını çıkardı. Cepkenindeki enfiye kutusunu eline aldı. Kutuyu kulağına götürüp iki salladı. Sedef kakmalı enfiye kutusu tıkırdamaya başladı. Kutuyu açtı, içinden pamuğa sarılmış gümüş bir kurşun çıktı. Kurşunu çizme derisine süre süre iyice parlattı. Kurşunu tabancasının tamburuna sürdü, tamburu hızla çevirip kapattı. Kırlaşmaya başlayan şakaklarına götürdü.
       “Affet” dedi.
       TIK... boş
       TIK... boş
       TIK... boş
       *****
Kapı hiddetle açıldı. Ahmet Fetgeri içeri girip dördüncü kez tetiğe basmakta olan Şeref’in elindeki silahı kaptı. Şeref kendinden geçmiş bir durumda ağlamaya başladı.
       - Ne yapıyorsun sen, delirdin mi Şeref ?
       - ...
Koltuk altından tutup Şeref’i aşağıya indirdi. Sade kahve ile birer sigara içtiler.
       “Herşey bitti” dedi Şeref.
       “Daha değil” dedi Fetgeri. “Dün akşam Mustafa Kemal ve arkadaşları İstanbul’u terkedip Anadolu’da mücadeleyi başlatmak için gemiyle Samsun’a doğru yola çıktılar”
Gözleri parladı Şeref’in. Birkaç dakika önce Azraille Rus ruleti oynayan o değildi sanki. Bir kuş olup o gemiye yetişmeyi geçirdi aklından. “Nasıl giderim ben de?” dedi.
       “Çok zor. Salmazlar seni İstanbul’dan” dedi Fetgeri. Çaresiz hissetti Şeref kendini. Birden Kardelen geldi aklına. Kardelen vardı ya İnebolu’ya giden. “Neden olmasın?” diye söylendi. “Dur celallenme hemen” diyen Fetgeri’ye Kardelen’i anlattı.
       “Dostum fındık kabuğu kadar bir tekneyle gidemezsin oralara. Sakin olunuz, bir çare düşünürüz elbet” dedi Fetgeri. Artık Şeref’i durdurmanın imkanı yoktu. Yukarı çıktı, üç beş parça eşyasını bez asker torbasına sıkıştırdı. İki dost sarıldılar.
       “Ha, unutmadan bu torbayı da al, lazım olur belki” dedi Fetgeri. “Nedir bu?” diye sordu Şeref. “Denize açılıncaya kadar sakın açma” cevabını aldı.
       *****
  Kardelen denize inmiş, yelken açmaya hazırlanırken bir sesle irkildi denizci :
       - Tayfa lazım mı?
Gözleri ışıldadı genç denizcinin.
       - Buyur agam. Ama hayırdır, nereye?
       - Senin gittiğin yere, hatırlarsan bana borcun vardı, ödeşmiş oluruz.
       ***** 
Kardelen, Anadolu Feneri’ni geçip Karadeniz’e yol alırken, Şeref erguvanlara son kez baktı. Erguvanların güzel renklerini İngilizler’e bırakıyordu.
Yaralı elini Karadeniz’in az tuzlu temiz sularında yıkadı. Temiz bir bez parçası aradı sarmak için. Fetgeri’nin verdiği çantanın düğümünü açtı. İçinde beyaz bir beze sarılı yuvarlak bir şey vardı. Bu bez olur diye açtı bezi ve Kardelen’in içine bir futbol topu yuvarlandı. Gözlerine inanamadı. Bu top mahalli ligde gol yemeden şampiyon oldukları ve hatıradır diyerek sakladıkları “Ertolhd” marka, içten lastikli pahalı futbol topuydu. “Ah be! Fetgeri” dedi içinden ve güldü.
       ***** 
Arasıra esen sert rüzgar ve serpiştiren yağmura rağmen Şile açıklarını neşeyle geçtiler. Ağva limanında gece demirlediler. Lakerdanın satılmamış kısmıyla, mısır ekmeği ve erik rakısı akşam yemekleriydi. Gece denizci gence Beşiktaş’ı, Ahmet Fetgeri’yi ve bu futbol topunun hikayesini anlattı hiç susmadan. Şeref çok içtiği rakının ardından yüzüne doğan yakıcı güneşle uyandı.
Kardelen, Pazarbaşı burnunu aşmış, Karasuya doğru yelkenleri doluyordu. Kardelen’in genç reisi Asiye tüküsünü söylüyor, tekneyle yarışan yunuslara mısır ekmeği atıyordu. Arasıra “Kardelenim, sevdiğim”e benzer mırıldanmalarla yavuklusunu anıyordu. Ertesi gece Akçakoca, diğer gece Amasra limanında yattılar. Yüzbaşı Şeref denizciliği de öğrenmeye başlamıştı.
Amasra limanı çıkışı denizci hayıflandı. “Hava patlayacak agam” Şeref baktı, baktı. Keyifli ve güneşli bir 19 Mayıs sabahından başka bir şey göremiyordu. Önemsemedi.
Teknedeki topun bir o yana, bir bu yana gittiğini gören Şeref başını kaldırdı. Deniz tarafı tamamen kararmıştı ama daha öğlen bile olmamıştı.
       “Karadan neden bu kadar uzaklaştık?”diye sordu Şeref.
       “Agam, kaba dalga vuruyor, burnu çevirdim”
       *****
 Bir süre sonra yağmur eşliğinde öyle bir fırtına başladı ki, Şeref’in midesi dışarı çıkarcasına istifra ediyordu. “Yelken ipinden uzak dur agam, ayağına dolanmasın” dedi genç adam. Bir büyük dalga geçti üzerlerinden. Sonra bir daha, bir daha. Dümen tutan avuçları ezilmişti denizcinin. Şeref yelken ipini tutmaya çalışsa da bir süre sonra direk kopup, denize düştü. Denizcinin çığlığı bardaktan boşalırcasına yağan yağmura karıştı.
       “Agam ipi sal”
Şeref duyamadı, tekne boyunun beş katı bir dalga sancak tarfından tekneyi alabora etti. Dalga çukurunun dibindeki tekne denizin altında kaldı. Denizci büyük bir çeviklikle kendini yukarı itip sudan çıktı.
Yüzbaşı Şeref su çekmiş asker üniformasının ağırlığı ve çizmesine dolanan yelken ipiyle tekneye bağlı karanlık dibe doğru hızla batıyordu. Yarım dakika dibe hızlı gidiş, ayağından çözülen iple durdu. Artık tekneden kurtulmuştu ama üzerindeki ağırlık onun yüzeye çıkmasına mani oluyordu.
Bulanık denizde gözleri açık çırpınırken, yanından geçen beyaz birşey gördü. Bu, yukarı doğru hızla çıkan Ertolhd marka futbol topuydu.
BJK ‘nın gol yemez kalecisi “Panter” Şeref topa doğru uzandı, uzandı...
       ***** 
Kerempe Burnu’nda baygın yatan genç denizci ve yanında Ertolhd marka futbol topu dalgalarla birlikte salınıyordu. Genç denizci yüzünü paramparça eden kayalıkların üzerine çıkıp bağırdı :
       “Agam ! Agam!”
Yüzbaşı Şeref hayatının golünü Karadeniz’in soğuk sularında yemişti. Topa yetişememiş ve karanlık sular onu dibe doğru sürüklemişti. Elbet Karadeniz onu Anadolu’ya verecekti.
       ***** 
Mustafa Kemal’in ardından Kurtuluş mücadelesinde yer almak için Anadoluya geçen Yüzbaşı Şeref ‘ten tam 17 yıl sonra 19 Mayıs 1936’da Şeref’in takımı Beşiktaş Jimnastik Kulübü, 19 Mayıs’ta kutladığı spor gününün her yıl “Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı”olarak milletçe kutlanması için önerisini Atatürk’e sundu ve kabul edildi.
Öneriyi Beşiktaş Jimnastik Kulübü adına veren Ahmet Fetgeri Bey’dir.
       ***** 
Ahmet Fetgeri’ye 1924 yılında bir hanım gelir ve bir torba bırakır. Ahmet bey kadının getirdiği torbadan çıkan topa bakar ve kadına sorar.
       - Nedir bu bacım?
       - İstiklal savaşında şehit düşen kocamın vasiyetiydi, size vermemi istedi.
Ahmet bey sorar
       - Adın ne bacım? 
Kadın yanıt verir.
       “KARDELEN”

2 Nisan 2012 Pazartesi

01.04.2012 BJK:0 - Samsunspor:1 ST Süper Lig

 Hedefsiz kalmak bir futbol takımını tabiki etkiler fakat bizimkilerin yaptığı kendi kendini hedefsizleştirmek oldu resmen. Avrupada belirli bir noktaya erişmek ve bu yolda bizlere gurur duyulacak maçlar izletmek güzeldi. Bu uğurda ligdeki kayıplara "eyvallah" dedik. Zira bu sezon lig de lig değildi hani. Bir tarafta şike davaları, bir tarafta kim ne kadar ceza alacak muamması ve tüm bu karmaşa içinde apar topar devreye sokulan "süper final" yüzünden yoğunlaşan maç programı  sayesinde oyuncuların, teknik kadronun ve hatta bizlerin kafalar sütlaca dönmüştü. Bizim hoca bunu mağlubiyetlerde bahane olarak kullansa da bu gerçekten bir durum tespitiydi. Evet 3 günde bir maç yapılabilir ama bu her 3 günde 1 maç yapılır anlamına gelmez. Bu vaziyet göz önüne alındığında Avrupa maçları önemsenmiş ve ligdeki maçlar üvey evlat muamelesi görmüştü. Küme düşeceği 6 aydır aşikar olan Ankaragücü bile son puanını bizden almıştı. Bir takımın sık maçlar oynamasında mental ve fiziksel olarak  yaşayacağı handikaplardan fiziksel olanları Koch ve geniş kadroyla aşmaya çalıştık. Her ne kadar sürekli aynı bölgelerden eş zamanlı sakatlıklar yaşasak ta bununla bir şekilde mücadele ettik. Fakat takımın mental olarak maçtan maça hazırlanmasında güçlü bir hocanın eksikliğini yaşamışız gibi duruyor. Hocayı eleştirenlerin bir kısmı "yahu mecbur muyuz 433e neden bi'kere de 442 denemezsin be adam" diyor ama takımın koca sezon boyunca taktik antrenman yapma fırsatı bulamadığını, Ümraniyede 2 maç arası yenileme çalışmaları dışında bir şey yapamadığını kimse düşünmüyor. Bu durumda sabit bir taktikte ısrar etmek ve mümkün olduğunca oturmuş takımla devam etmek arzusu anlaşılabilir. Aynı zamanda bugünlerde "Veliye neden gol vuruşu çalıştırmıyorsun antrenmanlarda" diyenlere de hadi ordan diye gülebiliriz. Fakat tüm bunlar ve daha sayabileceğimiz bir çok handikap "ligin son 3 haftasında 9 puan alır ve süper finalde 2.lik hedefini elden bırakmayız" planımızın içine sıçılması için mazeret olamaz.
Dün ne mi oldu?
Maça başladık güzel hücumlarla, güzel mücadeleyle dolu tribünle keyifli bir ilk yarı izledik. Çok gol kaçırdık ama oynuyorduk en nihayetinde nasılsa atardık. Tıpkı evvelki hafta İBB maçında soyunma odasına giderken de böyle düşünmüştük. Takım canlı skor gelir... Fakat dün aynı zamanda oynanan Antalya-Bursa maçında Bursanın ilk yarıyı 2-0 önde bitirdiğini öğrenen Samsunlu oyuncuların 2. yarıda daha iştahlı ve motive oynayacağını fark edemedik. İlk devre sırıtan Burak oyundan çıkarılırken kulübede Edu, Mehmet Akyüz ve Bebe alternatifleri vardı. Bunlardan Bebe 45dk oynayabilecek kadar hazır değildi maçın 0-0 devam etmekte olduğu düşünüldüğünde hocanın takımda daha fazla yer almış Eduyu tercih etmesi belli bir mantığa oturuyordu. Fakat ilk yarıdaki oyundan eser kalmamış takım iyice şuursuzlaşmış birde üzerine boru gibi bir gol yemişti. Girdi çıkmadı ve verdik maçı. İşte dün olan biten budur. 
Ha böylemi olmalıydı? Tabii ki hayır. Fakat artık ipin ucu iyice elden kaçtı. 
Hoca önümüzdeki sezon bu takımda kalmayacağından adı gibi emin. Zaten o çok hoşumuza giden gözlerindeki kıvılcımda bu sebepten kayboldu. Bundan sonra yapılacak iş belli. Tayfur hoca Süper Final maçlarında takımın başına geçer, bu süre zarfında önümüzdeki sezon değil "önümüzdeki 4 sezon" yeni yönetimin çizeceği vizyona göre takımı kuracak idare edecek teknik direktörle anlaşılır. Ekonomik vaziyete göre kadro yapılanması üzerinde çalışılır ve bu hiç ıvırıp kıvırmadan açıkça taraftara beyan edilir. Popülist hareketlerle tribünlere yağcılık yapmadan çıkıp bir disiplin altında bu kulübün geleceği inşa edilir.
Bu budur, başkada bir yol yoktur...