6 Temmuz 2011 Çarşamba

Mobbing (Bezdiri) Nedir?

Son zamanlarda “MOBBING” kelimesini duymayanımız kalmamıştır. Maalesef ingilizce karşılığı ile dilimize yerleşen bu kavram büyük bir gündem yarattı. İnsanlık tarihinde çok eskiden beri var olan ancak insan iç dünyası ve egosu ile doğrudan bağlantılı olması sebebiyle bir türlü ortaya çıkamayan bu kavram artık ulusal ve uluslarası boyutta hayatımızda yer almaktadır.
Mobbing kelimesinin türkçe karşılığı birçok kaynakta “zorbalık,bezdiri,yıldırma” olarak geçmektedir. Türk Dil Kurumu çoktan dilimize yerleşen mobbing kavramı yerine türkçe karşılık olarak “bezdiri” kavramını önermişti. Bu öneri kimseyi tatmin etmediği gibi oldukça eleştiri topladı. Türkçe karşılık bulunarak yeri doldurulamayan mobbing kelimesi yerine tanımını da içeren; duygusal şiddet, duygusal taciz, psikolojik terör gibi terimler kullanılmaktadır.
Mobbing, iş yerinde çalışan bir kişi veya grup tarafından aynı iş yerinde çalışan başka bir kişi üzerinde sistemli şekilde uygulanan baskı ve yıldırma eylemidir. Burada işveren için amaç işçiyi yıldırıp kendiliğinden işten çıkışına sebep olmaktır. Bu durum neticesinde de işveren kıdem ve ihbar tazminatı ödeme yükümlülüğünden kurtulmaktadır. İş yerinde çalışanların aralarında da uygulanabilir. Bunlara örnek olarak; personeller aralarındaki itaatsizliği önlemek, kıskançlık, mevki korkusu gibi durumlar gösterilebilir. İşçinin yaş, ırk, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin, rahatsız etme ve kötü davranışlar yoluyla baskıcı bir tutum ile haksız ve kötü niyetli olarak sistemli şekilde maruz kaldığı davranışlar mobbing kavramını oluşturmaktadır. Mobbingin en yaygın olarak görüldüğü davranış biçimleri;


· Mesleki yeteneğe yapılan eleştiriler,
· Dini ve siyasi görüşün alay konusu yapılması,
· Kişinin varlığının inkar edilmesi ve yokmuş gibi davranılması,
· Hareketleri taklit edilerek gülünç duruma düşürülmesi,
· Verilen işlerin geri alınması,
· Sürekli yaptığı iş eleştirilip kendine güveni azaltılır,
· Yapamayacağı bilgi ve tecrübesi olmadığı işler verilir,
· Yüksek sesle azarlama ve karalamaya maruz bırakılır,


Bu örnekler aslında her olayın kendi içinde incelenmeli ve değerlendirilmelidir. Mobbing kavramını bu kadar çok anlatıyoruz ancak Uluslararası hukuk ve Türk hukuku bakımından pozisyonu nedir? Öncelikle uluslararası hukukla başlamak gerekirse gelişmiş ülkelerin çoğunda kanunlar ile kapsamlı şekilde düzenlenen mobbing kavramına ağır para ve hapis cezaları öngörülmüştür. Ülkemizde ise durum maalesef pek de iç açıcı değil. Kanunlarda mobbinge ilişkin bir düzenleme mevcut olmadığı gibi bu durum ilk olarak 2006 yılında açılan bir dava ile hukuksal olarak yargıya taşınmıştır. Yargıtay tarafından, ilk kez 2006 yılında, açılan bu dava ile mobbing kavramı suç olara kabul edilmiş ve manevi tazminata hükmedilmiştir. Mobbingin yargıya konu olup yargıtay içtihatları ile şekillenmeye başlaması sevindirici bir haber olmakla birlikte asıl yapılması gereken kanun ile düzenleme altına alınıp kapsamlı bir şekilde yasalaşmasıdır.

Güzel bir gelişme olarak belirtmeliyim ki 01 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe girecek olan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 417. maddesi ile mobbing kavramını da kapsayacak şekilde düzenlenmiştir. Bu madde ile “İşveren, hizmet ilişkisinde işçinin kişiliğini korumak ve saygı göstermek, iş yerinde dürüstlük kuralına uygun bir düzenin gerçekleştirilmesini sağlamak, özellikle işçilerin psikolojik ve cinsel tacize uğramamaları ve bu tür tacize uğramış olanların daha fazla zarar görmemeleri için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür.” şeklinde düzenlenmiştir. Daha henüz kanunlarımızda suç olarak tanımlanmadan hayatımızdaki yerini alan bu kavramda göstermektedir ki Kanunlar sürekli olarak gelişen ve değişen hayat karşısında atıl kalmamalı aksine güncelliğini ve etkinliğini koruyabilmelidir.

6 Mayıs 2011 Cuma

Onlar Kim, Biz Kim?

Haydi bir hayal kuralım. Lig bitmiş, lig şampiyonumuz direk katıldığı Şampiyonlar Ligini 3. sırada bitirmeyi başararak UEFA Kupasına katılmış, lig 2.si Celtic ve Sevilla gibi takımları eleyerek katıldığı Şampiyonlar Liginden yine 3. olarak UEFA Kupasına devam etme şansını yakalamış. Ülke olarak 1'i direk play-off digerleri 2. ve 3. eleme turlarından başlayan 3 takımımızdan da 2 si UEFA Avrupa Ligi gruplarına katılabilmiş ve bu 2 takımımızda gruplarını lider tamamlamışlar. Yani UEFA kupasının son 32 takımın 4ü bizim takımlarımız olmuş. Gümbür gümbür geliyoruz. Son 16'ya tek fire vererek 3 takımımızla giriyoruz. Hatta abartıyoruz takımlarımız çeyrek finalden çıkmayı başaran 4 takımdan 3ü olmayı da başarıyorlar. Finalin 1 biletini garantiliyoruz derken tek yabancı takımıda yarı finalde saf dışı bırakıyor ve Dubline 2 takım el ele gidiyoruz.
Şimdi bu hayali biz gerçekleştiremeyiz diyerek burun kıvırmak mümkün. Fakat gerçekte olanları bir kenara bırakıp sadece bu senaryoyu aşağıdaki ülkeler ve takım gruplarından hangisi gerçekleştirebilir diye bir düşünelim:
.
TÜRKİYE: BURSA-FENERBAHÇE /TRABZON-GALATASARAY-BEŞİKTAŞ
PORTEKİZ: BENFICA-BRAGA / PORTO-SPORTING-MARITIMO
.
Karşılaştırmalar 1e1 aynı, ülkelerin Avrupa kupalarına katılım statüsü de aynı. Klüp isimlerine bakarak 2 grup için yukardaki senaryonun gerçekleşebilmesi ihtimalini düşünürsek bunu başarma ihtimalimiz Portekizden fazla diyebilirdik degil mi?
Fakat şu an o bahsettiğimiz rüya gibi serüveni onlar gerçekleştirmişken bizim takımlar çoktaaan bu defteri kapattılar.
Bursa direk katıldığı Şampiyonlar Liginde ziyaretçi olmanın verdiği yavşaklıkla önüne gelene yenilip, "siz senelerdir bi bok yapamadınız bize bişey söylemeye hakkınız yok" gibilerinden bir rahatlıkla bunu hazmetti.
Fenerbahçe önce "YoungBoys" adında belkide sadece bu nedenden hatırlayacağımız bir takıma elenerek Şampiyonlar Ligine katılamadı, sonrada PAOK gibi bir takımı eleyemediği için Avrupa Kupalarına komple veda etti.
Trabzon, Kupa Şampiyonu olarak doğrudan play-off'larda başladı fakat şanssız bir kurayla Liverpool'a boyun eğdi.
Galatasaray'da bu "başarı" tablosunu lekelemedi ve Karpaty denen bir takıma elenerek Avrupa macerasına son verdi.
Beşiktaş ise daha Temmuz ayının 15inde eleme oynamaya başlamış, fabrika işcileriyle, 3. sınıf takımlarla, ekonomik değerleri Ümraniyedeki malzemeler kadar olan abuk subuk takımlarla oynaya oynaya güç bela gruplara kendini atmayı başarmıştı.Hatta gruplarda kendi rekorunu kırarak bir üst seviye olan son32 ye kalmayı da başardı. Fakat daha ilerisini göremeyerek Dinamo Kieve 2 mactada farklı yenilerek ülkemizin Avrupayla olan son bağlantısını kopardı.
Medya erkenden elenen takımlarımızı yerden yere vururken, ligde kötü günler yaşamasına rağmen Avrupada devam edebilen Beşiktaşı yüz akımız olarak nitelendirdi. Oysa Beşiktaşın becerebildiği iş Portekiz takımlarından Sporting kadardı. Yani Portekizin bu sene Avrupadaki en başarısız 2. takımı kadar. İşte burdan düşünüp " biz bitmişiz yaa" demek lazım.
Üstelik kendimizi kıyasladığımız Portekiz denen ülkenin nüfusu sadece 10 (on) milyon. Eee demek ki "lik"tivi nin böyle kalitesiz bir futbol ligine trilyonlar vermesinin nedeni malın kalitesi değil onu satın alan "malların" çokluğuymuş.
Sonra Galatasaray, Beşiktaş yarıştan kopunca götüm götüm olur blogunda maç veren liseliyle savaşmak icin milyonlarca insanı blog erişiminden mahrum edersin tabi "sefkili" şansal amca.
Sonra rekabet bitmesin diye elini kolunu federasyonunda MHKninde kasıklarına kadar sokar "parasını ben verdim sunni de olsa rekabet olsun" edalarıyla ligin içine sıcarsın tabi.
Sonra seni tüketen biz "mallar" hiç uyanmayalım diye bir Alman hakem eskisi getirir bütün sezon her ne karar verilirse "şöön şöön maynşaft ya ya vundebah" diyerekten onaylatırsın. Kan gövdeyi götürür hakem haklıdır, hakem kameranıza tükürse pozisyon sağanak yağmurdur..
Futbolun "endüstri" olmasını biz istemedik. "Endüstriyel Futbol" denen laneti siz sardınız başımıza. Bu iş renklere aşkla kalmaz futbol bir endüstridir dediniz. Ozaman bu fabrikayı adam gibi işletin. Bizim "Futbol İşletmemiz" zarar etmekte. Her sene milyonlarca dolarlık milli servet yurt dışına akmakta. Bunun karşılığı olarak bu endüstrinin ülkeye katacağı deger, futbolcu satmak, Avrupa Kupalarında başarı elde ederek ödül parası kazanmak, Avrupa ve Dünyada izlenecek hale gelebilip lig maçlarını pazarlayabilmek ve adından söz ettirdikçe ülke tanıtımına katkı sağlamak. Eğer bu gelir kalemlerinden hiçbiri işlemiyor ve buna rağmen götü kadayıf tepsisi olmuş adamlar Boğazda içip sıçarak futbol kariyerlerini tamamlasın diye tonla paralar harcıyorsak sizin idare edeceğiniz endüstriyi yerim ben arkadaş. Beceremiyorsanız bize forma için oynayan amatör ruhlu takımlarımızı geri verin. En azından biz zevk alırız memleket ekonomiside zarar etmez.

29 Nisan 2011 Cuma

TESTOSTERON

Uzunca zamandır oynamakta olan (2008), nerede gözüme ilişse "şu oyunu da bir görmek lazım" dediğim ama bir türlü denk getiremediğim oyunu yıllar sonra izlemeyi başardım. Ne kadar doğru ya da etiktir bilmem ama ben tiyatro oyunlarının zaman geçtikce daha lezzetli hale geldiğini düşünenlerdenim. Gerek ekibin iletişiminin artması, gerekse reaksiyonların degerlendirilmesiyle oyun üzerinde yapılan küçük tefek rötuşlar ortaya çok daha rafine bir tad çıkarıyor. Yeni sahnelenmeye başlayan bir oyundan tek farkı sanırım ilk zamanların oyunculara verdiği heycan, gurur, orgazm duygularından kaynaklı bir coşku, motivasyon. Tiyatrocu insanlar daha iyi bilir ama "usta" oyuncu olmak bu coşkuyu ve heyecanıher tekrarda, geçen her senede kaybetmemek olsa gerek. Testosteronun "genç ustaları" bu heycanlarını bize fazlasıyla yaşattılar ve baştan sona keyifle izlediğimiz bir oyun ortaya koydular.

Sahne tasarımı "Mae West" portresi olarak yapılmış bunu oyunu izledikten sonra farkettim. Sahne perdeleri sacları duvardaki 2 ekranda verilen göz resimleri gözleri ve hemen sahnenin ortasındada dudak objesi.. vaaay be diyorum şu an ..

Oyun Polonya menşeili ve yine orada geçen bir hikaye üzerinden evrensel bir "erkeklik" özeleştirisi yapıyor hatta bunu bilimsel donelerle gözler önüne sererek zaman zaman "hayvan mıyız lan biz" bile dedirtebiliyor. İnsanı hayvani güdülerle dürtükleyen "testosteron" yüzünden erkeğin şiddete meyilini türlü tuhaf tesadüfle kan revan içinde ortaya koyuyor.

Kargaşalar zinciri, düğün günü damadın gelinden "hayır" cevabı alması ve gelinin başka birini sevdiğini söyleyerek gidip konuklardan birini öpmesiyle başlar. Kilisede çıkan arbede sonunda kahramanlarımız düğünden sonra toplanılacak olan mekânda birbirleriyle ve yaşantılarıyla başbaşa kalan baba, hukukçu, kuş bilimci, biyolog, müzisyen, garson, ve magazin gazetecisi olan 7 farklı tip erkektir. Oyun boyunca tartışma hiç bitmez. Ancak tek bir ortak nokta vardır ki o da "Kadınlar"dır.
Karakterler arasında o kadar güzel bir balans yapılmış ki hiçbir karakter diğerlerinden önde ya da arkada bırakılmamış. Fakat özellikle ilk perdede Onur Ünsal'ın muhteşem oyunculuğundan bahsetmemekte pek doğru olmaz. Ayrıca Allah'ın "sen komik olacaksın" diye yarattığı Timur Acar'a karşı ayrı bi sempatim var bunuda söylemeden edemem sanırım. Adamın default ifadesi şaşkın "hastasıyız dedeeeee"...

Oyunu dilimize bir Bayanın (Neşe Taluy Yüce) çevirmiş olmasından mı yoksa biraz üstü kapalı olsun bokunu cıkarmayalım maksadıyla mı bilmem ama erkek-erkeğe konuşmalar hele hele erkeklerin "am-göt muhabbeti" adını verdiği tarzda konuşmalar biraz daha gerçekçi olabilirdi. Genel olarak oyunun dili hiç sırıtmadı ama özellikle "garson" karakteri biraz daha faklı anlatmalıydı hikayelerini. Çevirmen bayan Varşova Üniversitesinde Leh dili ve edebiyatı dalında araştırmalar yapmış fakat bizim dilimizde cinsel ilişkiyi "karınca yuvasına girdimi" diye adlandıran bir argo yok. Belki oyunun orjinalinde vardır ama bizde yok. Bunun gibi detaylar dışında ekip işi güzel kotarıyor demek lazım.